Gazetemizin en eski yazarlarından Tevfik Güngör, önce gün içinde olan biteni izliyor, not alıyor, ardından kağıda döküyor;
“Yazardan ziyade, ‘aktarıcı’ olarak görüyorum kendimi.”

Ekonomi, bir zamanlar belirli kesimin ilgilendiği bir daldı. İçinde yaşadığımız ekonomik krizle birlikte, ekonomiden anlamayan kalmadı neredeyse. Hal böyle olunca, yine belirli bir kesimin tanıdığı ekonomistler ve ekonomi yazarları da artık herkes için aşina yüzler haline geldi.

Gazetemizin en eski yazarlarından Tevfik Güngör (nam-ı diğer Güngör Uras ve Ali Rıza Kardüz) de artık ekranlardan evimize kadar giren, gazete sütunlarından yakinen tanıdığımız bir arkadaşımız gibi.

1933 doğumlu Güngör Hoca her ne kadar “Ben iktisatçıyım” da dese, bugüne dek taktığı pek çok şapka var. DPT, TÜSİAD ve Sabancı Topluluğu’ndaki çalışma evrelerinin yanı sıra iletişim fakültelerinde hocalık yapan Tevfik Güngör’ün köşe yazarlığı 1958 yılında Türkiye İktisat Gazetesi’nde başladı.

Özenle düzenleyerek, bir katını alem ve cam koleksiyonuna ayırdığı Ortaköy’deki küçük ama sempatik çalışma sığınağında gerçekleştirdiğimiz röportajda, Tevfik Güngör’ü şapkalarından sıyırmaya çalıştık. Zorlanmadık değil ama eski değerlere düşkün ve hayata coşkuyla asılan bir kişilikle karşılaşınca da keyiflendik.

İşte satır aralarıyla yazarımız Tevfik Güngör!

İpet Altınay

Hayata gazeteci olarak başlamadığınıza göre, neydi sizi yazı yazmaya iten?

Güngör: Bir iktisatçı eğer araştırma yapıyorsa, ekonomiyi izliyorsa, mutlaka bir yerlerden bir şeyler not alması lazım. Yani olanı biteni bir yere kaydetmesi lazım. Benim zaten başkalarından farklı olan stilim budur. Ben ekonomide olan biteni, rakamları izlerim. Kendi öğrendiklerimi de başkalarına aktarırım. 1958’den beri yaptığım bu. Ekonomi dışındaki yazılarımda da merak ettiğim konuları önce kendim öğreniyorum, sonra başkalarına aktarmaya çalışıyorum.

Yetişme çağındayken ben muhakkak yazı yazmalıyım dediğiniz olmadı mı?

Güngör: Yok, hiç öyle ben yazı yazacağım diye yazıya girmedim. İlk olarak Odalar Birliği’nin çıkardığı haftalık iktisat gazetelerinde yazmaya başladım. O yazılarım da zaten, o günlerde ekonomide olup biteni ve merak ettiğim konulardaki kendi bulgularımı başkalarına yazı halinde aktarmaktan ibaretti. O stil de hiç değişmedi galiba, ben öyle zannediyorum. Dikkat edilirse benim yazılarımın çoğu günlük olaylar üzerine yazılmıştır, o yüzden yazardan çok aktarıcı olarak görüyorum kendimi.

Günlük yazılara ayırdığınız zamanda, yazmasaydınız ne yapıyor olurdunuz?

Güngör: Valla hiç öyle düşünemiyorum ki. O artık bir hayat tarzı haline gelmiş. Yani ben o gün olanlara bakıyorum, sonra da oturup yazıyorum. Yazmasaydım ne yapardım, onu bilemiyorum işte.

İletişiminiz nasıl okurumuzla?

Güngör: İnsan yazdığı gazetenin okuyucu profiline bir süre sonra kendini adapte ediyor. DÜNYA Gazetesi’nde yazdığım yazının aynını bir başka gazetede yayınlayamam. Çünkü DÜNYA’nın okuyucusu farklıdır. Diğer gazetelerde okur profiline göre biraz daha politik, biraz daha konuları okuyucu düzeyine çekerek yazmaya mecbursunuz. DÜNYA’da 1983’den beri yazıyorum. Yazılarımı kimlerin okuduğunu bilirim, yahut da bildiğimi sanırım. Kime mesaj veriyorum, o gün benim yazımı kim okur, nasıl tepki verir diye düşünerek yazarım.

Psikoloji ile ekonomi artık iç içe girmiş durumda

Siz ekonominin Ayşe Teyze seviyesinde de anlaşılmasını sağlayan bir kişisiniz. Ayşe Teyze’nin anlayabileceği basitlikte psikolojinin ekonomi üzerindeki etkisini anlatabilir misiniz?

Güngör: Türkiye’de insanlar ekonomiyi daha fazla öğrendiler artık. Ama bu, ekonomiyi merak etmelerinden değil, insanların ekonomik şartlarla gün geçtikçe daha fazla boğuşmak zorunda kalmalarından ortaya çıkan bir şey. Her geçen gün Türkiye’de yaşam daha güçleşiyor, yaşamı güçleştiren de ekonomik şartların ağırlığı. Ekonomik şartlarla boğuşmak zorunda olan insan da onun ne olduğunu öğreniyor. Mesela Türkiye’de enflasyon bu kadar hızlı değilken, insanlar enflasyonun ne olduğunu pek merak etmiyorlardı. Ama şimdi öğrendiler. Döviz fiyatları oynamaya başlayınca döviz develüasyonunu öğrenmek mecburiyetinde kaldılar. Günlük fiyat artışları bu kadar artıp insanların ücretleri o seviyede artmayınca, ücretle fiyat arasındaki değişimin ne olduğunu öğrendiler. Baksanıza günlük gazetelere; birinci sayfalarındaki haberler sosyal haberden çok ekonomik haberler artık.

Psikolojik etkiden mi bu?

Güngör: Ekonomideki gelişmeler insanların bekleyişlerine bağlı olarak değişiyor. İnsanlar eğer mutsuzsa, ümitsizse… Düşünün ki bir ülkede insanlar işten çıkarılıyor, işten çıkanların aileleri üzüntülü, iş bulamayan gençlerin aileleri üzüntülü, o ülkede psikoloji ile ekonomi artık iç içe girmiş duruma geliyor

Devlet Baba büyük babadır.

Kuruluşundan 1974 yılına dek Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışmışsınız iktisatçı olarak.

Güngör: Devlette çok mutluydum. Türkiye’de herkes devleti kötüler. Ben ise tam tersine. Bugünkü hayat çizgimi bu devlete borçluyum. Devlet bizi okuttu, devlet bizi dışarılara gönderdi. 1974 senesinde İstanbul’a geldik, 25 senedir devlette öğrendiğimizi satarak yaşıyoruz. 25 sene sat sat bitmedi. Devlet bize her türlü imkanı sağladı. Biz karı koca ikimiz de devlette çalışıyorduk. Hayat düzeyimizde hiçbir şeyimiz eksik değildi. Bakmayın siz herkes biraz kızar, söylenir ama devlet herkese bir şey verir Türkiye’de. Devlet Baba büyük babadır.

1974 yılından sonra da özel sektör şapkası takıyorsunuz.

Güngör: Niye geldik, orası çok önemli. Eşim ve ben politikadan hoşlanmayan kişilerdik. Devlet Planlama Teşkilatı da politize olmaya başlamıştı. O dönem aldığımız ilk iş teklifinde de yükledik kamyona eşyaları, geldik İstanbul’a. 1974’de TÜSİAD’a girdim, 1980’de de ayrıldım.

Ve kısa zaman öncesine kadar, yaklaşık 20 yıl boyunca Sakıp Sabancı’nın danışmanlığını yaptınız.

Güngör: Sakıp Sabancı’nın danışmanlığı değil. 1980’de Sabancı Topluluğu’na girdim. Esas sorumluluğum Sigorta Grubu’ydu. O zamanlar Aksigorta, Doğan Sigorta ve Atlantik Sigorta vardı. Üç sigorta şirketinde sorumluluk üstlendim, onun dışında da ne iş olursa yaptım. Sabancı ailesi beş kardeş, her kardeşle her türlü işlerinde de, tabii ki bir profesyonel olarak geniş bir sorumluluk yelpazemiz vardı.

Ama Sakıp Bey’in en çok ilgi gören kitaplarının ve konuşmalarının arkasında isminizin geçtiğini öğrendim.

Güngör: O beş kardeş içinde Sakıp Bey’le daha fazla bir yakınlığımız oldu. Erol Bey’le de sigorta grubu dolayısıyla yakındık.

Bir de hocalık şapkanız var. İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde hocalık yapıyorsunuz. Gençlerle ilişkiniz nasıl?

Güngör: Şimdiye kadar Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeydim. Yaş sınırlaması nedeniyle Devlet Üniversiteleri’nde sürem doldu. Bu yıl kurulan İstanbul Ticaret Üniversitesi’ne geçtim. Hocalığı çok seviyorum. Çok büyük zevk alıyorum çocuklara bir şey öğretmekten. İşin bir başka tatlı yanı, nereye gitsem öğrencilerimden birisini görüyorum, hocam diye geliyorlar. Anadolu’da küçük küçük televizyon istasyonları, radyolar var. Her gittiğiniz yerde birisi hocam diyor, işte o çok güzel bir şey.

Ya gençlerin size katkısı?

Güngör: Tabii ki bir “feed back” var. Siz bir şey verirken onlardan da alıyorsunuz. Ben genellikle gençlere çok basit olarak ekonomiyi öğretiyorum. Onlara ekonomiyi sevdirmeye çalışıyorum. Onlar üretimin ne olduğunu ve parayı öğrendikleri zaman da çok seviniyorum. İşte onun karşı katkısı da yarattığı coşkudur.

Şöyle bir baktığım zaman takmadığınız şapka kalmamış gibi; sivil toplum örgütü, devlet, özel sektör, hocalık, yazarlık… Ama bütün bu şapkalarınızı bir an alsam, sizi siz yapan özellikleri konuşsak?

Güngör: Hepsi.

Bütün şapkalarınızı aldım.

Güngör: Hepsinin yine aynını isterim.

Hiçbiri yok! Hatta isminizi de aldım. Sizi siz yapan özellik?

Güngör: Benim özelliğim… Belki de bulunduğu şartlara uymaya çalışan birisi olmak. Karşılaştığım şartlara uyum gösterme çabasında olan biriyim. Bu da belki bizim kuşağın yetişme şartlarındandır. Sorunlu bir kuşaktan geliyoruz. Babam Milli Mücadele’de İstanbul’u terk etmiş. Anadolu’ya geçmiş. Annem de öyle. Sonra Düzce’de karşılaşıp evlenmişler. Ben Düzce’de doğmuşum. Babam memurdu, Tekirdağ, Bartın, İstanbul, Ankara sonra tekrar İstanbul derken, bir Anadolu turu yaptık. Annemle babam Osmanlı dönemini yaşamışlar. “Padişahım çok yaşa” demişler. Sonra Anadolu’da Milli Mücadeleye katılmışlar, ondan sonra babam Ankara’ya gitmiş, Atatürk’ün Muhafız Bölüğü’nde çalışmış. Sonra oradan tekahüt olup özel sektöre geçmiş. Neden sonra Cumhuriyet kuruluyor, yeni harfler çıkıyor, onlar bütün bu evreleri yaşıyorlar. Ben de İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadım.

Sorunlu bir kuşaktan geliyoruz

Güngör: Biz Anadolu’da gezerken kuyudan su çektik, çok sevindik, ilk defa akarsuyumuz olunca sevindik, ondan sonra tel dolabından buzdolabına geçince sevindik. Leğende yıkanırken gusülhanede yıkanmaya başlayınca sevindik. Bir teneke sudan musluklu şofbene geçince sevindik, odunlu şofbenden kömürlü şofbene, kömürlü şofbenden gazlı şofbene geçince sevindik. Kol mangaz ocağından hava gazına geçince sevindik. Sobadan kalorifere geçince sevindik. Her gün akan sıcak suyu bulunca sevindik. Yani bizim sevinmeye çok sebebimiz vardı, şimdiki nesillerde böyle bir şey yok, onun için biz coşkulu yaşadık diye düşünüyorum.

Ne güzel yansıttınız o coşkuyu.

Güngör: Valla bilmiyorum, biz her şeyin zevkini aldık.

Hala alabiliyor musunuz?

Güngör: Alıyorum tabii. Buzdolabının değerini biliyorum. Çünkü tel dolabından buzdolabına geçmenin, bir buzdolabının kaç liraya alındığını bilmenin zevkindeyim. Bakın ben Bartın’da ilkokuldayken, babam banka müdürüydü. Bartın’ın en güzel evinde oturuyorduk ama orada ben mutfakta leğende bir teneke su ile yıkanırdım. Elektrik yoktu Bartın’da o zamanlar, idare lambası vardı. İdare lambasını şimdi kimse bilmez. Ona birlik derlerdi, normal gaz lambaları beşliktir. Ufacık idare lambaları kullanırdık çünkü gaz yoktu, şeker yoktu. Bunun için her şeyin zevkini ve değerini biliyoruz.

Genelde insanlar size danışıyorlar, öğrencileriniz, iş arkadaşlarınız, okurlarınız… Siz sıkıştığınızda kime danışıyorsunuz?

Güngör: Bakın bu doğrudur. Ben maalesef hep bunun ihtiyacını hissederim; birilerine bir şeyler sormak, birilerine her konuda bir şey sormak. Maalesef şimdi çok az böyle şeyler. Hele İstanbul’da iyice az. Onun için ben kendi bulamadığım şeylerde başkalarına elimden geldiği kadar yardım etmeye çalışıyorum. Gerçi ben herkese gene de sorarım, önüme gelene. Sormak da zaten çok iyi bir şey, o zaman kaynak da buluyorsunuz, bedava akıl da alıyorsunuz.

Herkes her şeyi bilemez, ama bilginin nerede ve kimde olduğunu öğrenebilir

Zaten sizin çok soran ve çok meraklı biri olduğunuzu duydum.

Güngör: Devlet Planlama Teşkilatı’ndayken, beni Dünya Bankası’na gönderdiler. Orada gittiğim kursta çok ilginç bir şey öğrettiler. Başka ülkelerden gelmiş Merkez Bankası Başkanları, Başbakan Yardımcıları, geri kalmış ülkelerden gelmiş insanlar vardı. Orada bütün o gelenlere şunu öğretiyorlardı. Belli bir seviyeye, belli bir yaşa gelmiş bir kimsenin her şeyi bilmesine imkan yok. Ama o kişilerin bilmesi gereken hangi bilgilerin dünyada mevcut olduğu ve bu bilgilerin de nerelerden, kimlerden alınabileceği. Ben de hangi bilgilerin, kimlerden nasıl alınabileceğini, bunları kimlerin bildiğini öğrenmeye çalışıyorum.

Klasik bir soruyla bitirelim. 2002 tahminleriniz?

Güngör: Geçmişe baktığımızda Türkiye hep bir yıl aşağıya indiği zaman bir sonraki yıl çıkışa geçiyor. 2002 yılının çıkış olması gereken bir yıl olduğunu tahmin ediyorum. Nasıl çıkacağız onu bilemiyorum ama 2002 yılının bu yıldan daha iyice olması gerekiyor. Nereden derseniz; bu sene çok dibe vurduk biraz yukarıya doğru çıkar diye bekliyorum.

Bomboş bir 24 saatiniz var ve yapmanız gereken hiçbir şey yok. Ne yaparsınız?

Güngör: Hele güneş varsa otururum bitlenmeye. Güneşlenmeye bitlenme diyorum, benim hanım da kızıyor. Güneşin altında öylece otururum, gazete okurum. O kadar çok hoşuma gider ki! Yahut da yürürüm.

Gazete bitti, yürüdünüz, sonra? 24 saat uzun.

Güngör: Çay içerim, zaman geçer, o kadar çabuk geçer ki. Ben zamandan sıkılmam, bulurum yapacak bir şey. Keşke zaman olsa da.

Oldukça hızlı konuşuyorsunuz. Hızlı düşündüğünüz için mi?

Güngör: Tabii, benim zamanım yok. Tüm yapmak istediklerim için zaman yok. Çok da hızlı yazmak zorundayım.

Bu hız içinde hızlı araba kullanmak var mı?

Güngör: Yok, ondan hiç hoşlanmam, en korktuğum şey.

Eski arabalara meraklıymışsınız.

Güngör: Meraklıydım. Şimdi artık yaşlanınca bıraktım. Eski külüstür arabaları alıp onlara para yatırıyordum. Mesela bir serçeye. Eskiden 1943 senesine ait bir jipim vardı, zor sattım.

Başka koleksiyonunuz var mı?

Güngör: Alem ve camlarım var. Alem ve cam, en kolay toplanan şeylerdir. Bir de gümüş tabaka ve gümüş saat.

Uykularınızı kaçırtan ne?

Güngör: Allaha şükür uykumu kaçırtan bir şey yok. Her şeyin başı sağlık, huzur. Sağlığın dışında hiç bir şeye bakmam.

Biraz da kötü huylarınızı söyleyin bana.

Güngör: Dostlara, arkadaşlığa yeterince zaman ayıramadığım için üzgünüm. Yaşam mücadelesinde hayata atılmış kimseleriz. Hele İstanbul gibi bir yerde yaşam sürdürmek çok zor. İstanbul’da hem kişiliğinizi koruyacaksınız, hem belli bir gelir elde edeceksiniz, bunu da düzenli sağlayacaksınız. Bu çok büyük bir çaba gerektiriyor. Tabii işin hep parlak yönleri konuşuluyor ama bu çabanın ağır bir yönü var. O ağırlığın faturasını siz ödüyorsunuz. O yorgunluktur, sinirdir, devamlı gerilimdir, onları anlatmak zor tabii. Bir otomobil alıyorsunuz ama onun nasıl alındığını anlatamıyorsunuz, onun parasının nasıl biriktiğini anlatamıyorsunuz. Bir yazı meydana geliyor ama o yazıyı yazarken o gün çektiğiniz diğer sorunları anlatamıyorsunuz.

Eşiniz hangi yönlerinizi beğenmez?

Güngör: En çok dağınıklığıma kızar. O her şey intizam içinde olsun ister. Ben halbuki intizam içinde hiçbir şeyi bulamam. Hep işe çok vakit ayırıyorsun, spor yapmıyorsun diyor. O kendisine değil, benim kendime yeterince vakit ayırmadığım inancındadır. Yürümüyorsun, sağlığına bakmıyorsun der. En büyük dırdırımız budur. Biz küçük bir aileyiz, eşim ve kızımla üç kişiyiz. Ailemiz büyük değil diye üzülüyoruz.

Kızınız herhalde sizde hiç kötü taraf bulamıyordur.

Güngör: Yok, o çok tenkit eder. Özellikle yazılarımı. Ben de onun tenkitlerini dikkate alırım.