Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Tekin Aybaş, “Küçük dev adamlıktan bakanlıktaki ikinci adamlığa giden öyküyü anlattı

“Siyaset yapmadan da ülkeye hizmet edilebilir”

Kamu veya özel sektör olsun, yönetimlerde “ikinci adam” krizi yaşanırken, Kültür Bakanlığı’nın örnek İkinciAdam’ını sayfamıza konuk ettik. Siyasal partiler koalisyonları hızla değişse de, üç hükümet dönemi boyunca makamları değişmeden başarılı çalışmalarını sürdüren Kültür Bakanı İstemihan Talay ile Müsteşarı Prof. Dr. Tekin Aybaş örnek bir birliktelik sergiliyorlar.

Birinci Adam ile İkinci Adam; üstlendikleri rollerin bilincinde olarak ülkenin kültür ve sanat mozaiğini kucaklamaya çalışırken -belki bürokrasi biraz gerilerinde kalıyor ama-, biz onları siyasi açısından değil yönetim felsefesi gözlüğüyle tanıyalım.

Siyasal platformun hızla değişen trend ve zeminleri aslında ülkemiz toplum ve

bireyinin de düşünce ve davranış biçimlerine ayna tutuyor. Biz istikrar sevmiyoruz. Plan-program istemiyoruz. Ekip çalışması kulağa hoş geliyor sadece. Aynen özel sektörde de, günlük hayatımızda da hükümetlerimiz gibi davranıyoruz. Kişiselliğimiz hep en ön planda.

Daha simasını ve ismini ezberlemeden değişen bakanlık makamları arasında üç dönem üstüste Kültür Bakanı olan İstemihan Talay’ı gayet iyi tanıyoruz. Ama arka planda Bakan ile senkronize çalışan Müsteşar’ını tanımıyoruz. Biraz da İkinci Adam’lığın getirilerinden bu.

Kapıları aralayıp, sayfamızın sıradışı sıfatına uygun olarak, Prof. Dr. Tekin Aybaş’a çevirelim gözlerimizi.

İpet Altınay

Hep gözlemlediğim bir konudur Türkiye’de İkinci Adam fonksiyonunun olmadığı. Birinci adamlar vardır, hemen ardından birinci adamlığa oynayanlar ve arkasından da diğerleri başlığında bir kalabalık gelir. Sanki ikincilik ve diğer fonksiyonların pek önemi olmadığı varsayılır.

Tekin Aybaş: Yüzde yüz katılıyorum. Gerçekten ikinci adamlar hep birinci adam olmak için çaba sarfederler. Hepsi demiyorum ama büyük bir çoğunluğu çaba sarfeder. Örneğin benim yardımcılarım yani müsteşar yardımcıları benim yerime müsteşar olmak için çabalarlar. Ama onları yadsımıyorum. İnsanın doğasında var bu sanırım. Bakanımla benim aramdaki yakın ilişki ve güven duygusu bundan kaynaklanıyor. Sayın İstemihan Talay biliyor ki benim müsteşarım ikinci adam olmayı yeterli görüyor. O hiç bir zaman birinci adam olma hevesinde değil. Ben ön plana çıkmam, çıkmamam da gerekir. Çünkü benim görevim benim başımdaki insanı, benim üstümdeki insanı ön plana çıkarmaktır. Bir tane birinci adam var bu bakanlıkta, bir tane de ikinci adam var. Bu böyle gidecek. İkinci adamlık çok doğru ve önemli bir fonksiyondur.

· Siz aslında akademisyensiniz, bürokratlığa geçişiniz nasıl oldu?

Tekin Aybaş: Uzun ve renkli bir hikaye bu. Ben Tarsus Amerikan Kolejinin ardından Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nü bitirdim. 42 yaşında ODTÜ kütüphanesinin başına geçmekti benim idealim. 32-33 yaşında Boğaziçi Kütüphanesi’nin başına geçtim. Çok erkendi.

· Erkenden kastiniz nedir?

Tekin Aybaş: Çok erken ulaştım idealime ve çok şımardım. Türkiye sınırları dar gelmeye başladı. Kütüphanecilik üzerine İngiliz filolojisi okudum. Hollanda’da bir burs kazandım, derken 1964’de Amerika Florida Eyalet Üniversitesi. Sonra döndüm Ortadoğu’ya staj yaptım. Bütün bu yurt dışına gidip gelmelerimden sonra hep dönüş yerim, adresim Ortadoğu oldu. Bir öğrenci asistan olarak oraya girdim ve orada da kaldım. Askerliği bitirdikten sonra Robert Kolej istedi fakat oranın bir Türk üniversitesine dönüştürülmesi görüşü hakimdi Türkiye’de. Henüz Boğaziçi adı yoktu. Ortadoğu’dan Abdullah Kuran’la beraber gittik. O koleje Türk müdür olarak gitti, ben de kütüphaneye Türk müdürü olarak. Sonra proje gerçekleşti ve orası bir Türk Üniversitesi oldu. Abdullah Kuran Üniversite’nin başına geçti. Ben de kütüphanenin başına.

İngiltere’deyken bir ilan gördüm. Jamaika’da bir kütüphanede müdür yardımcısı arıyorlardı. Oraya müracat ettim. Yanılmıyorsam 117 müracat vardı ve onların arasından ben alındım. Jamaika’ya gittim ama fazla kalamadım. 3 senelik kontrat imzaladım üniversiteyle fakat korkunç bir terör vardı orada. Kendime sordum para mı, makam mı, yoksa huzur ve sağlık mı? Huzur ve sağlık bana daha önemli geldi. Jamaika’dan ayrıldım. Türkiye’ye geldim. Bu sefer TUBİTAK istedi ve ben TUBİTAK’a enformasyon uzmanı olarak girdim.

Halen Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler profesörüsünüz.

Tekin Aybaş: 80 mayısında ODTÜ’ye tekrar döndüm, halkla ilişkiler ve yayın bürosu müdürlüğünü yönettim. Daha sonra da kütüphanenin başına getirildim. 1983 yılında ODTÜ kütüphanesi dünyanın ilk on kütüphanesi arasında gösterildi. Bu literatürde vardır. Bana da hatta ilk defa o zaman Türkiye’nin küçük dev adamı ünvanını verdiler. 87’de ayrıldım üniversiteden. Ve 9 yıl Amerikalılara kültür danışmanlığı yaptım. Sonra profesörlüğüm geldi ve Gazi Üniversitesi’ne başvurdum. Orada İletişim Fakültesi’ne profesör olarak girdim. Orada tam üniversite yaşamına tekrar ısınırken bu kez de Kültür Bakanlığı’ndan gelen teklifle 55. Hükümet beni buraya kadar getirdi ve hala buradayım. 55, 56 derken 57. Hükümet, bakalım artık…

Başarılı bir ikili görünümü çiziyorsunuz.

Tekin Aybaş: Burada önemli olan şu; bakanla müsteşarın çok iyi anlaşması. Benim en büyük şansım bakanımla çok iyi bir diyaloğumun olması. Projelerde Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın beni desteklemesi. Yanlış anımsamıyorsam Sayın Bakan benim götürdüğüm hiçbir projeyi geri çevirmemiştir. Her zaman şu ilkem, bakış açım vardır. Bakanlar siyasi otoritedir öncelikle. Bürokratlar ise bulundukları kurumu düşünmek zorundadır birinci derecede. Ama bir bürokratın siyasi beklentisi varsa çalışması daha değişik olur o zaman bana göre.

Sizce olmalı mı bürokratın siyasi beklentisi?

Tekin Aybaş: Bence olmamalı. Eğer varsa bunu da belli etmesi lazım. Benim siyasi beklentim olabilirdi elbette, geldiğim yöreden bayağı baskı geldi politikaya girmem için. Ama ben şunu düşündüm. Bu ülkeye siyasete girmeden de hizmet edebilirim. Benim olaya bakış açım buydu. Benim yetişme tarzım ve alanım hep araştırma ve geliştirme üzerine kurulu. Bununla yoğruldum. Gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında bulunduğum sürede hep araştırma, araştırma, araştırma.. Onun için olaylara bakarken bu bakanlıkta da hep o ilkeyi prensip edindim kendime. Araştırıp biz ne yapabiliriz? Bunu yaparken de özel sektörü ve diğer sivil toplum örgütlerini ve diğer kamu kuruluşlarını nasıl entegre edebiliriz çalışmalarımıza diye düşündüm. Yani hiç bir siyasi beklentim olmadı. Ha beklentim ne? Beklentim hizmet vermek. Bu bakanlıkta devletin parasal olarak gücünün yetmediği olaylara sponsorlar bularak devam ettirmek ve de gerçekleştirmek. Bu konuda Sayın Bakan bana müthiş bir destek verdi. Bunu biz bakanlığın bir misyonu haline getirdik birlikte. Ve işte sponsorluk olayını başlattık ve yürüyor. Artık durmaz bu. Bunun arkası gelecek.

Özel sektör için büyük bir potansiyel var bakanlığınızda.

Tekin Aybaş:
Tabii, Türkiye’nin en zengin sanatçı potansiyeli bizde. Fakat bunu çok iyi kullanmamız lazım. Çok iyi kullanmamız lazım derken bunu ne Sayın Bakan kullanabilir, ne ben. Bizim genel müdürlerimiz vardır, Opera Bale Genel Müdürü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü, Güzel Sanatlar Genel Müdürü, Senfoni Orkestraları’nın Müdürleri… İşte bu kişilerin bu potansiyeli değerlendirmeleri lazım. Biz hiç bir genel müdürümüzden hiç bir şeyi esirgemeyiz. Onların istediği herşeye evet diyoruz. Ben her gün onlarca dosya imzalarım ve bu dosyaların içine şöyle bir baktığım zaman onların ne yurtiçi, ne de yurtdışı seyahatlerini, ya da turnelerini hiçbir şeyi kısıtlamayız. Ben bu kişilerden bu potansiyeli çok iyi değerlendirmelerini bekliyorum. Ve bizi de mutlu etmelerini bekliyorum. Yoksa gelip benim elimi sıkarak değil ya da benim önümde ceketini ilikleyerek değil, aktiviteleriyle bunu göstersinler. Çünkü her aktivite bu potansiyeli kullanmak ve bu potansiyeli Türk milletine sunmak demek. Kültür Bakanlığı’ndan tüm Türkiye birşeyler bekliyor. Vatandaş birşey bekliyor. Diyor ki, yüzlerce sanatçınız var ne yapıyorsunuz? Üç tane mi oyun sergiliyorsunuz, 10 tane mi? Neredesiniz? Yazın ne yapıyorsunuz? Bunları soruyor vatandaş.

Beko, Telsim, Gilan ile başlayan ve özel sektör ile devletin birlikte yürüttüğü çalışmalarınız var.

Tekin Aybaş: Sayın Bakanla bunu sürekli konuşuyoruz, tartışıyoruz ve hep görüşbirliği içindeyiz. Özel sektöre biz hep istediklerini verelim ama karşılığında da özel sektörden bir şeyler isteyelim, bunu isterken de kalıcı işler ortaya koyalım. Yani sadece şov olarak kalmasın yaptıklarımız, arkasından da kalıcı bir şey gelsin. Mesela Ankara’da Büyük Adliye’nin arkasında eski bir gar ve eski tren hangarları, bakım atölyeleri var. O atölyeler şimdi AKM alanı içinde kaldı. Hemen ön tarafına yeni Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası binası yapılıyor. O binalar tarihi binalar dolayısıyla yıkamazsınız. Onları restore etmemiz, orayı değerlendirmemiz lazım. Ben bir yıl kadar önce orayı gördüm ve kalkındırmamız gerektiğini Sayın Bakana söyledim. Sayın Bakan da benim gibi heyecanlandı. Ve bir talip çıktı oraya; bir kültür merkezi haline getirmek için yaklaşık 5 milyon dolar harcamayı planlıyordu. İçinde modern müzesi, sergi alanları, müzayede salonu, tarihsel açık arttırmaların yapıldığı, konserlerin olacağı, üniversite öğrencilerinin gelebileceği, oturacağı, sohbet edeceği küçük kafelerin olacağı bir merkez. Edebi tartışmaları, edebiyatçıları toplayacağınız yerler, küçük el sanatlarının sergileneceği yerler, işte öyle bir Kültür Merkezi şekline dönüştürelim dedik. Fakat bürokrasiye takıldı. Biz de üzerine gitmedik. Bakın şimdi yeni bir olanak çıktı ve benden önce Sayın Bakan buldu bu defa, bir kuruluş bir milyon dolarla orayı başlatmak istiyor. Nefis bir şey. Ben bu sabah saat yedi buçukta oraya gittim o heyecanla tekrar. Gözümün önüne getirdim neler yapılabilir oraya diye, o kadar mutlu oldum ki. İşte Bakan ile bizim çok iyi anlaşmamızın nedenleri bu. Aynı frekansta gidiyoruz biz.

Hareket başladı yani.

Tekin Aybaş: Evet başladı. Ayasofya için koyduğumuz slogan çok tuttu mesela; “Ayasofya’ya en son ne zaman gittiniz?”. Şimdi bizim bütün müzeciler aynı sloganı kullanmak istiyorlar. En son ne zaman falanca müzeyi ziyaret ettiniz gibi. Gerçekten güzel bir slogan oldu ve kamuoyundan önemli tepkiler aldık. Şimdi ben isterim ki Turizm Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı bir olsun ve bu sloganı yurtdışı için hazırlanacak afişlerde kullansın. En son Türkiye’yi ne zaman ziyaret ettiniz? Ayasofya’yı gördünüz mü, Topkapı’yı gördünüz mü, Kapadokya’yı gördünüz mü örneğin. Bu tür sloganlar yaratmamız lazım bizim. Turizmde eğer yerimizi almak istiyorsak bu tür sloganları yaratmak şart. Yoksa tutup iki tane Süleymaniye’nin, Ayasofya’nın resmini koymakla bu mümkün değil. Ve orada yerel gazetelerde, yerel televizyonlarda yurtdışında haber olabilmek lazım. Artık dünya turizmi sadece deniz-güneş turizmi değil. Çok iyi anımsıyorum; yıllar önce insanlar hep Türkiye’nin denizine ve güneşine gelirdi. Oysa şimdi Türkiye’nin kültürüne geliyor. Yani kültür turizmi olayı gelişti. Biz bunu istiyoruz. Yoksa deniz turizminin süresi bile kısıtlı. Ama kültür turizmi 12 aylık. Süreklidir, gecesi yoktur, gündüzü yoktur. Örneğin İstanbul’da Ayasofya evlerinin altında bir sarnıç lokanta yapmışlar. Son İstanbul’a gittiğimde oraya gittim yemeğe. Ama onlarla konuştuğum zaman bana söyledikleri şey şu. Türkiye’ye işte bunlar için geliyoruz. Bunları görmeye, bu tarihi kalıntıları, kültür ağırlıklarını görmek için geliyoruz yoksa denizi için gelmiyoruz, güneşi için gelmiyoruz.

Kulağa hoş geliyor.

Tekin Aybaş: Turizm Bakanlığı’nı bizim ateşlememiz lazım. Turizm Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı olarak bu tür olaylarda, özellikle yurt dışı tanıtımlarda beraber çalışmamız lazım bizim. Tahmin ediyorum onlar da bunu kabul edecekler. Yani Kültür Bakanlığı’ndan beklenen müze fiyatlarının bir dolara indirmesi olmamalı.

Böyle bir talep mi var?

Tekin Aybaş: Seyahat acentaları birliği, tur operatörleri birliği falan herşeyi devletten bekliyorlar. Bana diyor ki müze fiyatlarını düşürün. Canım niye düşüreyim. Londra’da 12,5 pound ödüyorsunuz müzelere, beş dolar versin benim Topkapı müzemi gezsin. Beş dolar versin Ayasofya’yı gezsin. Bunlara üzülüyorum. Yani bir dolara indirsem, hatta bedava yapsam bu turist sayısını artırmaz ki.

Şimdi Türkiye’de genelde herşey devletten bekleniyor. Oysa yurtdışında devletten beklenen bir takım ilkelerdir. Ana ilkelerin belirlenmesini bekliyorlar devletten. Gerisini ilgili vatandaşlar, ilgili kurumlar, özel sektör ve sivil toplum örgütleri yapıyor. Bence Türkiye’nin artık buna yönelmesi lazım. Sivil toplum örgütleri büyük bir potansiyeldir dünyanın her yerinde, Türkiye’de de öyle. Ama sivil toplum örgütü büyük bir potansiyel derken, onların yapacağı tek şey nükleer bir santralı, kurulacak olan bir barajı boykot etmek değil. Yapıcı anlamda da sivil toplum örgütlerinin devreye girmesi lazım. Seyahat acentalarıyla, otellerle, diğer turizm alan yetkilileri ile işbirliği yapılması lazım. Kültür Bakanlığı’yla da işbirliği yapılması lazım. Ama biz bunu göremiyoruz ve ben dikkat ediyorum sivil toplum örgütlerinin birçoğu sadece karşımızda hareket etmeyi yeğliyorlar; örneğin bir yönetmelik çıkarmak istiyoruz veya bir yönetmelik değişikliği yapmak istiyoruz, hemen karşımızda meslek gruplarını görüyoruz. O zaman devletin ya da bürokratın şevki de kırılıyor. Burada birlik şart. Sivil toplum örgütleri, ilgili kurumlar, sektörler artı devlet elbirliğiyle her birinin ortaya bir şey koyması lazım. Koysun ki karşılığını da istesin. Turizm yatırımı; hep devletten beklemekle olmaz.

Sizin vizyonunuz nedir?

Tekin Aybaş: Bakın hadise kültür ve turizmde birleşiyor. Bugün Nemrut dünyanın 8 harikasından biri. Ben neden bunu kullanmıyorum? Bugün Pamukkale dünyanın işte 8 harikasından bir tanesi. Yok dünyada başka bir eşi yok. Kapadokya harikalardan bir tanesi. Neden ben bunları kullanmıyorum. Bunlar doğa harikası olan şeyler. Bunları değerlendirmem lazım. Ondan sonra da ben turist gelmiyor diye dert yanıyorum. Londra’da da sürekli bombalar patlıyor. Ben üç gün kaldım Londra’da geçenlerde, en azından dört-beş tane bomba patladı. Cambridge’e giderken yol kapandı. Ama turistler gidiyor oraya. Demek etkilemiyor. Yani bir Med Televizyonu’nun ya da başka bir televizyonun anti-propagandası bunu etkilememeli. Ben karşı propagandayla bunu çürütmeliyim. Ne yapıyorum ben hükümet olarak ya da özel sektör olarak; bu konuda herkes birbirinden görev bekliyor. Bizse hala Topkapı Müzemizin en önemli bölümlerini açamıyoruz ziyarete.

Artık herşey araştırma geliştirmeye dayanıyor. Bir konsept üretiyorsun, bu konseptin arkasından yeni bir ürün geliyor piyasaya. Bunu da nasıl buluyorsunuz? Eğer insanların beklemediği, istemediği, hoşlanmayacağı birşey üretiyorsanız hiç üretmeyin. Bu zarardır. Sizin zarar hanenize yazılır. Ama hoşlandığı birşey üretiyorsanız bu sizin kar hanenize yazılır. Onu da bulabilmek için araştırma yapmanız lazım. Turizmde de öyle. Salt denizi, kumsalı satamazsın, bu her yerde var. Ama Türkiye’deki kültür hiçbir yerde yok. 16000 yıl öncesine giden bir müzik aleti bulundu Karain Mağarası’nda Antalya’da. Düşünebiliyor musunuz? Ben bunu kullanmak istiyorum. Bu bir slogandır. Müzikologlar için bu korkunç birşey. Yani 16000 yıl öncesini görüyorsunuz. Bugün bir Alacahöyük var. Hemen burnumuzun dibinde. Kaç kişi biliyor? Yolu yok gidecek. Ben arabamla gittim sarsıntıdan mahvoldum. Düşünün. Ama bu dünya kültürünün yani insanlık kültürünün yerleşim anlayışının oluştuğu yer Alacahöyük, ama biz onu duyuramıyoruz.

Dilerseniz bir çağrı ile bitirelim sohbetimizi.

Tüm sivil toplum örgütlerini, ilgili tüm özel sektör yöneticilerine sizin kanalınızla çağrı yapıyorum; Kültür Bakanlığınız ülke çıkarı için yapılacak her türlü aktiviteye ve öneriye açıktır.