Prof. Dr. Kenan Mortan

Yıllardır tanışmamıza rağmen, ancak bu röportaj sayesinde uzun uzun sohbet etme imkanı bulabildik gazetemiz yazarı Kenan Mortan’la. Zihnimde, hitabeti çok güçlü, karşısındakini kolayca etkisi altına alan, fevkalade enerjik ve sürekli gülümseyen yüz ifadesi olan bir kişilik vardı.

Sayfaya pek azını aktarabildiğimiz bu sohbetimizde öğrendim ki; İktisat Politikası hocası olan Prof. Dr. Kenan Mortan özgürlüğüne olağanüstü düşkün, cep telefonu ve elektronik posta kullanmayan, kendi ifadesiyle elektronik aletlere bağımlı olmaktan dehşetli korkan, Alman bir anne ve Türk bir babanın kültürüyle yetişmiş, iki yabancı lisana çok iyi derecede vakıf, Egeli olmaktan memnuniyet duyan, dostları tarafından çok sevilen zengin bir kişilik.

Özgürlüğüne olan düşkünlüğü, detaycılığı ve disiplini ile biraraya gelince, o da kalabalıklarda sürdürdüğü “tek kişilik” yaşamını inşa etmiş. New York Üniversitesi’nde okuyan oğlu, 22 yaşındaki Mümtaz Sinan’ın beş dil bilmesine rağmen sinemayı seçmesine “Senin tercihindir, işin rast gitsin!” diyen Kenan Mortan hiç yayınlamamasına rağmen hâlâ şiir yazıyor. Üstelik Ankara Devlet Tiyatrosu için bir libretto bile yazmış.

Mesleğinin dışında yönelttiğim özel yaşamı hakkındaki sorulara, “Okurun ilgisini çekmez ki bunlar” demesine, “Bırakın okur karar versin buna” diye itiraz ettim. Kanımca ortaya çok keyifli bir insan portresi çıktı.

Bakalım siz ne karar vereceksiniz?

İpet Altınay

İktisat Politikası Profesörü yazarımız Kenan Mortan;
“Yazmak doğum sancısı gibi”


Gülümseyen yüz ifadenizin arkasında ne var Kenan Bey?

Mortan: İnsan kendini irdeleyemez. Ben onu bir duruş olarak kullanırım, çünkü şunu çok net anladım; insan gülümsediği oranda kaslarını gevşetiyor; kasını gevşettiği an yumuşuyor. İnsanın tavrını etkiliyor gülümseyen adam olmak. Bu duruş özelliğini, çok somurtkan olan insan yapımızda bir stil olarak kullandığımı söylemeliyim. Yoksa iç kavgalarım, hesaplaşmalarım da vardır. Genelde iç hezeyanlarım yüzüme yansır.

Çok iyi bir dost olduğunuzu duydum. Neler arıyorsunuz ilişkilerinizde?

Mortan: Neler sunduğumu biliyorum da talep etmeyi bilmiyorum. Bir dostumun eleştirisidir bana; “Sen dostlarından talep etmeyi bilmiyorsun” der. Bu yüzden bir dostta ne aradığımı bilmiyorum. Ama dostlarıma güzel dostluk yapabildiğimi, alıp verme anlamında onların da kendiliğinden aynı dostluğu sunduklarını biliyorum.

Çok dostunuz var mı?

Mortan: Fransızların söylediği gibi çok şükür dört-beşten fazlası yok. Çünkü dostluğun maliyetleri de var. Dostluk beraberinde öyle bir içeriği getiriyor ki, artık tercihleriniz yok, o zaman gözü kara gidiyorsunuz. Ama bir de ara kategoride dostlarım var, sizli-bizli düzeni sürdürdüğüm, çok yakın olduğum ama örneğin gece deprem olsa evine sığınmayı düşünmediğim bir insan kategorisi. O daha geniş bir palet tabii ki. Yakınlarım diyelim ona.

Bir gönül adamı olduğunuz söyleniyor.

Mortan: Keşke olunabilse. İnsan yaşamında belli bir kemale erdikten sonra belki olunabilir. Bu kimliğin çelebiliğe dönüşmesini veya sadece onunla sınırlı kalmasını istemiyorsanız, aynı zamanda akil adam olmak zorundasınız. Toplumun danıştığı, “Bu adama sorarsam bilir”, “O seni saptırmaz doğrudan” denen ve Anadolu’da hala belli kentlerde karşımıza çıkan gönül adamlığı için daha uzun yol var. Keşke hemen olunabilse.

İktisatçılıkla gönül insanlığı sizi çelişkiye düşürmüyor mu?

Mortan: Hayır. Bizim kullandığımız iktisatta hiçbir zaman nicel ayrım tekniği olmadı. Zaten o dallarla bağım yoktur. Matematiğim kötüdür. Hiçbir zaman iktisatı rakamları yorumlama tekniği olarak görmediğim için profesörlük konum da iktisat politikası oldu. Bu işi teknisyenlik olarak gören iktisatçılar da zaten krizlerdeki tavırlarıyla, hiçbir toplumun içerisinde olamadıklarını kanıtlıyorlar.

İktisat politikası rakamdan ziyade insanla mı ilgili?

Mortan: Son krizde gördük ki demokratikleşmeyi sağlamadan iktisadi büyümeyi sağlayamıyoruz. İktisadi büyüme Türkiye’de marjinal tasarruf oranının artırılması sorunu değildir. İktisadi büyüme demokratikleşme anlamında, o taşları, çakılları, yoldaki engelleri kaldırır.

Anadolu’nun çeşitli yörelerini geziyorsunuz. Türkiye’deki insan dokusu için ne düşünüyorsunuz?

Mortan: Türkiye coğrafyasının her çeşidine hakim değil; gözlemekten de kaçınıyor. Ona alt kimlik deyip geçiştirebiliyor. Anadolu sözünü oldum olası kullanmayı çok seviyorum, bir medeniyetler harmanı olduğu için. O harmanda sanıldığının aksine hala çok kültürlüyü yakalamak mümkün. Metropoller bir şekilde kendini harmanlıyor, bir yere varıyor. İstanbul bütün etki-tepki süreçlerindeki olumsuz etkenlere karşı bir yerlere geldi veya geliyor. Kongre kenti dendiğinde ben inanamazdım geçen sene 14 tane uluslararası kongre derbisi yapılmış ve 40 dediğiniz vakit zaten dünya ortalaması oluyor. Fakat Anadolu’da daha fazla öncüler gerekiyor.

Ne gibi?

Mortan: Mesela Eskişehir uzun bir süre Mümtaz Zeytinoğlu katkılarıyla öne yürümüştü. Tokat’da bir Vasfi Diren faktörünü gördük. Onlar olmadığında neler olduğunu da gördük. O yüzden bu kentleri laboratuvar gibi incelemek mümkün. Mesela bizim bir laboratuvarımız 80’li yıllarda Çorum kentiydi. Çok güzel rehberleri vardı. Sonra onlar çekildiler. Zamanları geldi, tercihleri değişti. Öncüler yapmaları gereken öncülüğü de yapmadı, Çorum’un 15 yıllık bir zaman diliminde büyüme ivmesinin nasıl kaybolduğunu gördük. Bu kadar büyük bir gözlemi yapamazsınız büyük bir metropolde. Bir anlamda Anadolu, laboratuvarımız oluyor.

Mesleğinizi kendiniz mi seçtiniz yoksa tesadüfler mi sizi yönlendirdi?

Mortan: Hayır, tümüyle kendi seçimim oldu. Siyaset bilimi içerisinde iktisat okumak istiyordum. Siyasal Bilgiler’in puanı için beklenmesi gerekiyordu, babam “Oğlum bu ülkede öyle fazla bekleme olmaz, sen kaydını yaptır bir yere” dedi. İkinci okul iktisat fakültesiydi, oraya kayıt oldum. Annem Alman olduğu için evin yazılmamış anayasasında siyasete girme yasağı vardı. Annem Nazi döneminin Berlin’deki olumsuzluğunu hem fiziki anlamda, hem ortam koşulları itibariyle yaşamış olduğu için muhtemelen düz siyaset okumama çok itiraz olurdu. Lise yıllarından itibaren çok meraklıydım siyasete zaten.

Ya yazarlık nasıl başladı?

Mortan: Zorlamayla. Açıkçası hep zor yazdım. Doğum sancısı gibi geliyor bana yazmak. İzlendiğimi ve irdelendiğimi düşünürüm. Anadolu’da bazen 20 dakikada yazdığımı bilirim. Ama temelli oturduğumda çok zor yazıyorum. Ne zaman başladığını bilmiyorum ama 80’li yıllarda Güngör Mengi çağrıda bulunduğunda, rahmetli Ertuğrul Soysal’la beraber sanıyorum, ilk sütun anlamında yazım çıktı. Sonra rahmetli Nezih Bey 90’lı yıllarda Dünya’da sürdür dedi. Arada bir Amerika dönemim oldu. O da 2 yıl ceza verdi, yazdırmadı bana. Sonra yeniden başladık. Bir disiplin işi yazmak ama zor bir süreç.

Kenan Mortan’ la Dünya ismi çoğu kez paralel gelir.

Mortan: Herhalde bu kurumsal aidiyetten geliyor. Bugün Genel Yayın Müdürü Osman Arolat dese ki, bu gazete Anadolu’ya 60 günde 60 nokta kampanyası yapıyor, muhtemelen beş kişilik ekipten biri ben olurum.

Televizyon programcılığı nasıl başladı?

Mortan: TRT’de başladım. Emel Uygur Hanım, hala TRT prodüktörüdür, 1976 ya da 1977’de Hasan Cemal’e gelip, bu adamı istiyorum demiş. İlk programımız İstanbul’da çekilip, Ankara’da montajlanıp, ayda bir yayınlanırdı. Emel Hanım da iki kent arasında gidip gelirdi. Onun ardından Erdoğan Alkin Hoca TRT 1’in tek kanal olduğu, Tunca Toskay’ın Genel Müdürlüğü döneminde bir aylık ekonomi programı çağrısı aldı. O daha sistemli bir gayretti. Orada Hoca’nın kısmi asistanıydım ve Hoca her zamanki zerafeti içinde yan koltuğunu açtı ve birlikte anıldık.

TRT’den sonra?

Mortan: TRT’den sonra, 95’den söz ediyoruz. Bir Amerika boşluğu. Ondan sonra NTV, çünkü Osman Arolat kent programlarına başladı. Ondan sonra Show TV’de Reha Muhtar’ın bir çağrısı üzerine bir yıllık bir iktisat programı dönemimiz var. Sonra da hep NTV tercihli gitti.

Alman anne, Türk baba. İki kültürlü bir ailede büyümek, zenginlikle beraber bir sorun yarattı mı?

Mortan: Evde Almanca konuşurduk. Eğitimde egemen annemdi. Eğitim ondan sorulurdu açıkçası. Babam da Tıp Fakültesi çıkışlıydı. Yatkındı oraya, ortamı biliyordu. Çoğu ailelerde görüleceğinin aksine, hayır sorun olmadı. Annemi erken yitirdik. Babamı ise, onu yitirdiğimiz 97 yılına kadar adeta müşavirim gibi kullandım. Geceyarısı “bonjour” nasıl yazılacak diye sorsam babamın bana onu Almanya’dan dikte ettiğini, daha ötesi onunla bir öykü bulup yolladığını biliyorum. Böyle bir ilişkiyi kullandık. Belki anneye düşkündüm ama yoğunluğu baba ile yaşayabildim.

Kaç kardeşsiniz?

Mortan: Bir erkek kardeşim var. O da lise eğitiminden sonra inanılmaz bir tercihde bulundu. Egeli bir çocukken; su topu oynayan, milli takım seçmelerine çağrılmış, Karşıyaka’da yüzücü iken, ben Almanya’da okuyacağım diye tutturdu. Gitti, okudu. Ve tabii o öykünün sonu bellidir. Bir Alman kızıyla evlendi ve şimdi üç çocuğuyla Almanya’da oturuyor.

Tavrını ve düşüncesini çok net ortaya koyar ama hesabını, kitabını da iyi bilir diye bir notum var sizinle ilgili.

Mortan: Yerine göre oportünizm de yapıyorum sanıyorum. Türkiye’de şunu gördüm. Kısa bir süre önce, bir nedenden dolayı can sıkıntımı bir kurulda ilettim. “Aslansın!” dediler. O aslansın tavrının ötesinde, o kurulun kendi yönetim erkinde bir değişim yapması gerekiyordu. Dediler ki, pazartesi günü yapacağız. Böyle bir angajmanları yoktu ama doğruyu aktarmıştım. Oysa ben söylediğimle kaldım. Bu bir ders. Çok iyi bilmediğim meclislerde, dilimi dokuz kez döndürdüğümü de çoğu zaman hatırlarım. Doğruculuğun Türkiye’de çok yarar getirmediğini görüyorum. Dostluk ilişkilerinde ise çok netimdir.

İyi sır saklıyorsunuz. Sırlarınızı veriyor musunuz peki?

Mortan: Az ama paylaşılması gerekenlerle evet. Sırdaşlık kurumunun Türkiye’de, -belki de dünya genelinde ama ben bu coğrafyayı kullanıyorum, bu coğrafyanın çocuğuyum- çok yalanı olduğunu, dostun da dostu vardır ilkesinin çok hızlı çalıştığını gördüm. Belki de sırlara çok fazla ihtiyacım yok. Uydulardan her hareketimizin izlendiği dönemde, küçük dünyamızın sırlarının çok önemli olduğunu da düşünmüyorum. Ama arkadaşlarımın sırlarını kozmik kasaya kilitlerim, doğrudur.

Notlarıma devam ediyorum; ne istediğini bilen ve istekleri konusunda çok ısrarcı…

Mortan: Tek kişilik bir düzenim var, yalnız yaşayan bir insanım. Yaşantımın dizaynında çok hata yapmak gibi bir şansım yok gibi geliyor bana. Gideyim bir kilo patates yerine, bilmemne alayım desem yemeksiz kalırım. Size gelmeden önce mesela bakkala kadar gidip suyumu aldım. Çünkü bakkal kapalı olursa, su getir diyebileceğim bir düzenim yok. O bağlamda isteklerimde, günün düzeninden yaşam skalasına kadar daha netleşmiş olmak zorundayım yoksa çok kaos yaşayabilirim. Evet, isteklerim ve tercihlerim net, bedellerini de ödüyorum.

Ne gibi?

Mortan: Örneğin bir kuruma bağlı yaşamazsanız, ayın başında da maaşınız olmaz. Kurum disiplini olmayan bir adam olduğum için de, hiçbir kurumun çatısı altına giremiyorum. O kendine göre başka olayları da beraberinde getiriyor. Ben ne istediğimi bilmek durumundayım, orada fanteziye pek yerim yok gibi geliyor.

Ya müthiş detaycılığınız?

Mortan: Evet, bazen kötü de olsa, yolu çok da uzatsa, böyle bir yanım var. İtiraz etmiyorum. Bu tür kimlikler ve kişilikler öyledirler ki, bir paketi sararken bile kılı kırk yararlar. Paket düzgün giderken karşısı aman ne hoş desin diye değil, o paketin böyle sarılması gerektiğini bilirler. Detaycılık o noktada başlar. Sırf bir işi bitirme çabasıyla, o detaycılık buluştuğunda, ısrarcılık dediğiniz kimlik ve talepçilik de beraberinde doğuyor.

Denge ne çağırıştırıyor size?

Mortan: Dengesizlik üzerine kurulu olan yaşam dengesi. Yani bütün çabamızın olduğu ama olayı silindirik bir nizamda düşünürseniz, temelinde dengesizliğin egemen olduğu tipik bir iktisadi salınım hareketi. Çok kısa süre olan çözülme ve örülme süreçlerinin sonucu oluşan an dememiz lazım.

Hayatınızda denge var mıdır?

Mortan: Çok ararım, günlük hayatımda çok ararım. Bu da beni zaman zaman dengesizleştirir.

O zaman ne yaparsınız?

Mortan: Toparlamaya çalışırım.

Hep böyle mi devam eder?

Mortan: Tabii, rutin böyledir. Ve müthiş kazanımlar gelir o dönemler içinde.

Duygusal ve kırılgan bir yapınız var gibi. Nasıl önlem alıyorsunuz?

Mortan: Bazen daha az paylaşarak. Duvar ördüğünüz vakit fazla üzülmezsiniz. Etkilenmeyi azaltırsınız yani. Siz sıkıldığınızda sigara yakıyorsunuz muhtemelen. Ben bir duvarcık ördüm. Bir çit aslında o, yani tekrar yıkma şansım var.

Bir eğitmen olarak, eski talebelerle yeni nesil arasında fark gözlemliyor musunuz?

Mortan: Bizim Rüştü Bozkurt’un bir tespitini kullanayım. Bilgiye erişim çok kolaylaştı. Onun avantajını kullanan bir nesil. Bilgiye erişimin fevkalade arttığı bir dönemde öğrencinin objektif zemini arttı. O yüzden isteyen öğrenci için daha olumlu ortamlar söz konusu. İkincisi, daha sorgulayıcı bir kuşak. Geçen gün yirmi milyonluk paranın tasarımını yapıyorduk, üzerinde yer alması gereken görüntülerdeki yorumlarda gördüm ki, kabullerden çok sorgulayıcı bir tavrı var yeni neslin. Fakat öğrenci her zaman öğrenci. Açık kitap sistemi ile imtihan yapıyoruz ve ben sınıfa girmeyeceğim desem, on sene önce de kopya çekiliyorsa, bugün de çekilir. Veya imza almıyorum desem derse devam düşer.

Siz kopya çekmediniz mi?

Mortan: Çektim tabii.

Öğrenciliğe geri dönmek ister miydiniz?

Mortan: Yeter, yaptık diye düşünüyorum. Olsa olsa bir fantezi olarak, hukuk doktorası ya da sosyoloji doktorası yapardım.

Beğenmediğiniz huylarınız neler?

Mortan: Daha rahat olabilirdim. Sabahleyin altı buçukta kalkmak gibi bir yükümlülük tarif etmişim kendime örneğin. Pabuç boyamama, sakal traşı olmama gibi ortalamaların dışında sabırsızlık, sonuç alamadığım zaman bazen kırıcılık gibi huylarımı beğenmiyorum. Defanslarım da vardır. Mesela o Afgan krizinde ilk işim, bulguru, mercimeği artırmak oldu. Bir şey olacağından değil. Ama defansttır o. Eşe dosta da söyledim.

Felsefe ile aranız nasıl?

Mortan: Bilimlerin prensesi olduğuna inanıyorum, ama akil adamı sorgulayan tavrımda bir yere erişemediğimin bilincindeyim. Metod son yıllarda çok daha fazla ilgi alanıma girdi. Oysa düşünme süreçlerinde felsefeyi daha fazla kullanmamız gerekir.

Ya hobileriniz?

Mortan: Deniz birinci olay. Yılın oniki ayı yüzerim. Bu sene malesef sekteye uğradı, çok soğuk. Denize bağlı olarak, toprağı giderek daha fazla kullanmaya başladım. Küçük bir baba evi, Ayvalık’da toprak ile buluşmamızı sağlıyor. Toprağı kullanıyorum ve muhtemelen toprak ile daha içiçe olacağım, o özümüzdür diye onu arayacağım. Balıkla çok içeçeyim. Balık tutarım, balık pişiririm, balık yerim. Ama mesela akvaryumu düşünmedim. Şu an sadece iki muhabbet kuşu var evimde.

Yalnız yaşayan bir insan olarak evde nasılsınız?

Mortan: Eşyalarım hep aynı yerde durmalı. Ev disiplini, size bir evi akord içinde tutmayı öğretiyor. Yani ilk akmayan çeşmede hemen bir çeşmeci getirilmemesi gerektiğini öğreniyorsunuz. Ama bunu bir beceri olarak algılanmamalı. Yemeklerimi kendim yaparım. Mevsim dışı ürün kullanmamaya gayret ediyorum. Konserve hiç kullanmam, gününde yapmaya gayret ederim. Bir de 1 Ocak’ta bana bir düdüklü tencere geldi, şimdi onun keyfini sürüyorum. Müthişmiş, herkese düdüklü tencere tavsiye ediyorum.

Sanatla ilişkiniz?

Mortan: Operaların genel provalarına gidecek kadar ilgiliyim. Klasik müzik ile çok içeçeyim. Onbeş ile onyedinci yüzyılda yaşayabilirdim. Ama hiçbir müzik aleti de çalmadım onu da söyleyeyim. Üstelik mandoline yollandım, ama bu çocuğun kulağı yok diye öğretmenin beni eve yolladığını hatırlıyorum. İyi bir dinleyiciyim. Devlet Tiyatrosu’nda oynanmış bir oyun için bir libretto yazmıştım.

Bir iktisatçı olarak libretto mu yazdınız?

Mortan: 90’lı yıllardı, Ankara Devlet Balesi’nde oynandı. Hobi anlamında çok hoş tabii. Bizim oyun on gün oynatıldı, sonra kalktı. Niye kalktı? Kötü ise niye sahneye koydular? Devlet bu yani. Ankara’da bir gün açıyorlar sahneyi, üç gün yok, bilet bulamıyorsun, devlet protokolü salonun yarısını kapatmış. İstanbul’da o anlamda bir dünya kentini yaşadığımı soluyorum.

_______________________________

 

İktisat Profesörü Dr. Kenan Mortan’ın onuncu kitabı olan “Uluslararası Kaos mu? Türkiye’de Kriz mi?” geçtiğimiz günlerde DÜNYA Yayıncılık tarafından okura sunuldu. Kapalıçarşı üzerine de bir kitap yazma hayali olan Mortan’a, yeri gelmişken Türkiye’nin iktisadi sorunlarını sormamak olmazdı.

Bu yaşadıklarımız kriz mi, kaos mu?

Mortan: Kaos. Türkiye’deki kolaycılık, atılan anayasayı krizin başlangıcı ve devamı yorumunu yaptırıyor. O denli ucuz olmamalı dediğimde, biraz daha sistematik dünyaya baktım ve finansal mimaride inanılmaz bir kaos halini gözlemledim. Afganistan meselesi olmasaydı, Türkiye Arjantin durumundaydı. Biz Şubat 2001 krizinin üstesinden, becerimizden değil, tamamen Afgan konjonktüründen yararlandığımız için geldik. Amerika parayı ödedi. Dünyadaki gelişmekte olan ülkeler grubu ciddi olarak finansal mimarideki bu düzenlemeyi talep etmek durumunda, hepsinin ortak sorunu. Türkiye çok rasyonel işler yapmadı. Şimdiye kadar yapılanlar reform değildir, onlar bir takım uyum planlarıdır. Kültür değişikliğini sürekli öteliyoruz, çünkü siyasal kadrolar kültür değişikliğinin kendi sonlarını getireceğini biliyor.

Ekonomik anlamda 2002 öngörüleriniz nedir?

Mortan: Ekim ayında belli oldu ki; Amerikalının önce 14, sonra 16 milyon dolar olan parası ile borç sürdürülebilirliği temin edildiği an, zaten piyasalar da eş zamanlı aynı tepkiyi verdi, yumuşadı. Dikkat edin, Türkiye artık bu kavramı kullanıyor; büyümeyi filan değil, borç sürdürülebilirliğini… Biz bir kriz doğurganlığı daha yapmazsak 2002‘de egemen kalacak bu yumuşama. Ama sonuç yine belirsizdir. Dalgalı kur rejimi artık, önce krizi yaşayalım, inebildiği kadar insin, indikten sonra evin yapımına tekrar bakarız diyen bir finansal mimari bakışıdır. Ancak, temel sarsıntılı bir nizamda. Ülkeler değişim gereklerini çok dondurduklarında veya ötelediklerinde inanılmaz krizlerin başlangıcını oluşturuyorlar.