Prof.Dr. İlter Turan Siyaset Bilimci Prof. Dr. İlter Turan altı yıldır her pazartesi gazetemizin “Siyaset Penceresi” sütunundan sesleniyor okurlarına. Yurt içi ve yurt dışında büyük başarılarla dolu akademik kariyeri onu Bilgi Üniversitesi Rektörlüğü’ne kadar taşımış. Üç yıllık rektörlük döneminin ardından aynı üniversitede hocalığa devam eden İlter Hoca’yı Bilgi Üniversitesi’ndeki odasında ziyaret ettik. Bir İstanbul beyefendisi olan İlter Hoca için ilk izlenimim eğitmenliğin, üniversite hocalığının, hatta rektörlüğün üzerine çok yakışıyor olması. Başka bir mesleği zaten olamaz, tam işini yapıyormuş kanaatini uyandıran bir beden dili, hatta ses tonu var. Kendisinin de ifade ettiği gibi, insanları çok sevmesine ve değer vermesine rağmen herkesle mesafeli ve dengeli bir ilişkisi var. Kendisine hemen güven duymanıza neden olan bu yapısı, her ne kadar iç dünyasına girmenize biraz engel oluyorsa da, başınız sıkıştığı zaman ona danışabileceğiniz duygusunu kazandırıyor. İngilizce diline çok iyi derecede vakıf olması ile bilinen ve çok zengin bir çevreye sahip olan Prof. Dr. İlter Turan’la sohbet ederken, mesafeleri biraz kırıp onun bilinmeyen yönlerini öğrenmeye çalıştık. Siyasi mizah yazmayı seven, müthiş bir damak keyfi olan, üstelik iyi yemek yapan, uykuya düşkün, klasik müzik ve operadan hoşlanan, basketbol oynayan, tüple dalan, bağlama çalan ve pek çok DÜNYA yazarı gibi kedilere aşık bir insan İlter Hoca. Siyaset Penceresi’nden okurlarına seslenen Prof. Dr. İlter Turan; Sizinle çalışılması neden zor İlter Bey?
Turan: Bunu sizden öğrenmiş bulunuyorum. Tahminimce, sesini hiç yükseltmeyen, hiç alçatmayan ama çalışma arkadaşlarından kendilerine düşen görevi yapmasını bekleyen yapım nedeniyle zor görünüyor olabilirim. En sert eleştirilerimi bile sakin yaparım. İnsanlar için duygularını açıkça ifade edebilen bir insanla çalışmak belki daha rahat. Duygularını dışa vurmayan, fakat sözlü olarak güçlü ifade eden bir kişi ile çalışmak belki çekingenlik yaratıyor, bilemiyorum. İkili ilişkilerde büyük bir disiplin beklemeniz neden olabilir mi buna?
Turan: Tabii, bir ekip çalışmasında şunu özlüyorum; ben birlikte çalıştığım insanların görevlerini yerine getirdikleri zaman hem kendileri, hem ben huzur bulabilirim diye düşünüyorum. Ben bilmeden bile bir işin yapılabildiğine güvenebilmeyi arzuluyorum. Yönetim anlayışımda insanları sürekli denetlemek, sorgulamak yok. Tercihim, insanlara bir görevi tebliğ ettikten sonra onların kendi iradeleri ve disiplinleri ile o işi götürmesi. Duygularınızı gizlediğinizi söylediniz.
Turan: Gizlemiyorum, ifade etmem duygusal değildir. Yoksa bir kişi benim bir işten memnun olup olmadığımı hemen anlar. Ama sesimi yükselterek azarlamam insanları. İçinizden sesinizi yükseltmek gelmez mi?
Turan: İçimden belki gelebilir ama insanlarla ilişkilerimde daima mesafeli bir samimiyet kullanırım. Eğitmen olmanızda ailenizin katkısı oldu mu?
Turan: Annem ve babam da öğretmendir. Ama mesleki tercihimi onların telkini istikametinde yapmadım. Benim yetiştiğim dönemde Türkiye’de moda mühendis olmaktı. O sırada Sayın Süleyman Demirel otuzüç yaşında Devlet Su İşleri Müdürü olmuştu. Memurluktan başka pek istihdam kaynağı yoktu. Türkiye 1950’li yıllarda büyük bir şantiyeye dönüşmüştü ve inşaat mühendisliği yaygındı, insanlar önemli kazançlar elde ediyorlardı. Ve bir çok aile çocuğuna mühendis olmayı tavsiye ediyordu. Buna rağmen benim tercihimde çok okunan bir evde büyümem etkili olmuştur. Üniversiteye girdiğim zaman babam İstanbul Üniversitesi’nin genel sekreteriydi. O vesile ile Üniversiteyi tanıma fırsatı da bulmuştum. Çünkü yalnız ne yapmak istediğiniz değil, neyin mümkün olduğu da önemli. Zannediyorum hayattaki kartlar da hep bu yönde açılmış size.
Turan: Şimdi bakın tesadüfler üst üste geliyor. Yani hayatımı değiştiren olaylar dizisine bakacak olursak, babam beni daha iki-üç yaşındayken Tarsus Amerikan Koleji’ne göndermeye karar vermiş. 1952’de Tarsus Amerikan Koleji’ne gittiğim zaman Türkiye’de ingilizce yeni yeni öğrenilmeye başlayan bir dildi. Türkiye’de İngilizceyi öğrenmeye başlayan ilk kuşağın içindeyim. Bu bana bir başka kapı açtı. 1957’de AFS bursları ile benim okulumdan ilk yurt dışına giden iki öğrenciden biri oldum. O Amerika’da Üniversite öğrenimimin kapısını araladı. Oradayken kurduğum bağlantıların da desteği ile Amerika’da burslu okuyabildim. Böylece kariyerim şekillendi. Çok geniş bir çevreniz var. Hayata bakış açınız mı bunu pekiştiriyor?
Turan: İnsanları ve insan tanımayı bir zenginlik kaynağı olarak düşünürüm ve her insandan birşeyler öğrenirim. Dostluklarımın sadece akademik meslek çerçevesinde sınırlı kalmamasına çalışırım. Çünkü taze kan daima biraz sizin dışınızda olan çevrelerden geliyor. Geniş bir dostluk çerçevesini her zaman korumaya çalıştım, buna önem verdim. Bir örnekle açıklayayım size. Bunun bir miktar disiplinle, bir miktar da öğrenme merakı ile ilgisi var. Mesela yaz sıcağında kalkar Urfa’ya, Van’a, Anadolu’nun çeşitli yerlerine anket yapmaya giderdim. Toz toprak içerisinde, bazen günlerce yıkanma imkanı bulmadan geçerdi günler. Hatırlıyorum o zaman amirlerimden biri “Yahu sen ne oralarda sürtüyorsun, tatil yapmıyorsun.” dedi. Halbuki ben müthiş keyif alıyordum çünkü çok şey öğreniyordum insanlar hakkında, ülkem hakkında. Ve bugün İstanbullu akademisyenler arasında olup da Türkiye’nin aşağı yukarı her vilayetini gezmiş az sayıda insandan biriyim. Bugün fırsat olsun hiç tereddüt etmem, yine her yere giderim. Sizi en çok çarpan yöreler nereler oldu?
Turan: Her yörenin ayrı bir çarpıcılığı var. Ama Batman’dan Diyarbakır’a otobüsle gelirken, Diyarbakır surlarının heybeti hiç gözümün önünden gitmez. Unutamadığım bir manzara daha vardır. Van’da Özalp ilçesinden hududa Kapıköy’e gidiyoruz. Her tarafta hava kararırken ateşler yanıyor, ne olduğunu anlamadık. Meğer peynir yapılıyormuş, fakat benim ilgi çekici bulduğum yönü, peynir ustalarının oralı olmayıp Niğde’den gelmesiydi. Yani köylü peynir yapmaya yeterince hakim değil Niğde’den ustalar geliyor. Bunlar çok çarpıcı manzaralar. Eskişehir’de bir çiftçinin zararlı bir otla mücadele edecek ilacı bulamadığı için gece gündüz tarlasından zararlı otları sökerek tabiata teslim olmadığını izleyip hayran oldum. Oysa diğer bütün çiftçiler tabiata teslim olmuştu. İkili ilişkilerde de bir eğitmen tavrınız var mı?
Turan: Onu bilemiyeceğim ama bir gün kız kardeşim “Ağabey, ders verir gibi konuşuyorsun!” demişti. O bakımdan anlaşılıyor ki benim her zaman hissedemediğim bir tarafım var. Belki bu izlenimi güçlendiren başka bir şey daha var. Ben yavaş ve kelimeleri tek tek telaffuz ederek konuşurum. İçinizdeki hız da aynı mı?
Turan: Daima düşünerek hareket etmeyi ve düşünerek kendimi ifade etmeyi severim. O da tabii hızı biraz düşürüyor. Ama anlaşılan o ki, genellikle açıklayan, aktaran bir edaya sahibim. Gerçi bilgilerimi aktarmaya çalışırım ama çok kişiden bilgi almayı ve dinlemeyi iyi bilen birisiyim. Ama bu yapınız yazılarınıza yansımıyor. Yazılarınızda eğitmenden ziyade paylaşıcı bir üslubunuz var. Yazarken farklı bir kişilik mi çıkıyor?
Turan: Bir öğretici olarak da daima, ben dahil herkesin bilgilerinin yanlışlanabilir olduğunu ve geçici olduğunu, mutlak bir doğru olmadığını aktarmaya çalışırım ama yazılarımda tabii okuyucu ile becerebildiğim kadarıyla bir diyalog kurma arzusu var. O belki ders vermekten farklı bir üst gurubu yansıtıyor. Bir başka yerde de yazı yazardım ve siyasi mizah yapardım. Yazma serüveniniz nasıl başladı?
Turan: Bizim yetiştiğimiz dönemde akademisyen sayısı daha da sınırlı idi. İstanbul Üniversitesi Babiali’ye çok yakındı. Gazeteler o zaman düşünenlerin düşüncesine yer veren sütunlar ayırırlardı. İstanbul Üniversitesi’nde çalışan pek çok meslektaşım özellikle sosyal bilim konularında yazmaya teşvik edilirdi. Ben de o şekilde başladım. Dünya Gazetesi’ndeki sütunuma giden serüven Osman Arolat’ la Günaydın Gazetesi’nde başladı. Hangi yıl?
Turan: Sanıyorum 1980’li yılların sonlarıydı. Malumunuz parti kongrelerinde ve seçimlerde gazeteler ekipler oluştururlar ve olayları değerlendirirler okuyucu için. Osman Arolat parti kongrelerine Günaydın Gazetesi ekibiyle birlikte gitmemi önerdi. Tabii bu bir siyasal bilimci için bulunmaz bir nimettir, bir öğrenme fırsatıdır. Bu suretle yazı yazmayı az çok becerebildiğim anlaşıldı. Sonradan Osman Arolat’la bir sohbetimiz sırasında bunun daha sürekli bir faaliyete dönüştürülmesi üzerinde konuştuk. Fikir hangimizden çıktı hatırlamıyorum, şunu söyleyeyim ben de böyle bir şey yapmaktan keyif alabileceğimi düşünmüştüm. Bir süre Günaydın’da yazdık, sonra Günaydın bildiğiniz gibi el değiştirdi. Osman Arolat arkadaşımız oradan ayrıldı. Biz ona gönülden bağlı insanlardık, faaliyetimize devam etmedik. Sonra Osman Arolat Dünya Gazetesi’ne geçince bizim tekrar dönmemizi istedi. Biz de çok sevinerek döndük. İç dünyanızda neler olup bitiyor? İstanbul’a yetişmiş bir siyaset bilimci olarak nelere kızıyorsunuz, neleri hazmedemiyorsunuz?
Turan: Gün içerisinde bir çok olaya için için kızıyorum, diğer insanların haklarına yapılan saygısızlığa, düşüncesizliğe çok kızıyorum. Mesela taksi yolun ortasında duruyor, insanlar sizi iterek geçiyorlar, bunların hepsi beni kızdıran şeyler. Cehalete çok kızıyorum. Siyasilerin verdiği demeçlere bakıyorum, sinirleniyorum. Ama şunu her zaman düşünürüm; sizin de insanlar üzerinde etkili olabilmeniz için kavga etmeden düşüncelerinizi aktarmanız lazım. Türkiye ortalamasına göre geç evlenmişsiniz.
Turan: 29 bitmişti evlendiğimde. Tanışmamız basit, eşim de üniversitede asistandı. Ben 1967’de bir yıllığına Amerika’ya gitmiştim. Dönünce tanıştık ve belirli bir dönem sonunda arkadaşlığımız gelişti. Evlilik yönünde ilerledik ve 1969 sonbaharında nişanlandık, 1970 yazında evlendik. Bir de Belkıs’ımız var. Evliliğimizin yedinci yılında geldi. Çocuk yapmakta aceleci değildik, çalışan karı kocalar her zaman zaten bu işte biraz geç kalabiliyorlar. Karı koca çalıştığımız için evin her sorumluluğunu paylaşmaya çalıştık. İtiraf etmeliyim ki eşim benden daha ağır bir yük taşımıştır bu konuda. Kızınız hangi mesleği seçti?
Turan: O sinema okudu. Bir dönem yönetmen yardımcısı olarak çalıştı, şu anda da bir şirketler grubundaki film stüdyolarının tanıtımı ve dış dünyaya ilişkilendirilmesi ile uğraşıyor, hem de o firmanın halkla ilişkiler faaliyetine yardımcı oluyor. Onun eğitim ve mesleki yönlendirmesinde katkınız oldu mu?
Turan: Eğitimini finanse etmek gibi bir katkımız oldu. Ama sinema okumaya kendisi karar verdi, biz hiç birşey söylemedik. Ben, o kadar hızlı değişen bir ortamda velilerin çocuklarına hangi mesleği seçeceklerini tavsiye edecek kadar akıllı ve bilgili olduklarını zannetmiyorum. İnsanın ne yapmak istediğini bilmesi çok önemli. Çünkü kişinin başına gelebilecek en büyük felaketlerden bir tanesi de hayatı boyunca sevmediği işleri yapmaya mahkum olmaktır. Hayallerinizde neler var?
Turan: Bu noktadan sonra sağlıklı bir emeklilik herhalde. Bu çok kısa bir cevap oldu. Bana kalsa dünyayı şöyle yapardım gibi bir hayaliniz yok mu?
Turan: Benim de kendime göre yüksek öğretim sistemi nasıl daha iyi hale getirilebilir gibi düşüncelerim var. Ama bunları gerçekleştirmek için tasarruflarım yok. Zaman zaman bizim konumumuzda bulunan bir çok insana yakıştırılan bir şey vardır; siyasete girmek. Caziptir de herhalde, ama ben böyle bir özlemi duymuyorum açıkçası. Haydi bomboş bir 24 saati dolduralım. Unutmayın eğitmen değilsiniz, siyasal bilimci değilsiniz, yazar değilsiniz. Yapmanız gereken hiçbir şey yok, bomboş bir yirmidört saat var emrinizde.
Turan: En az 8 saatini uykuya tahsis etmem gerektiğini söylememe gerek yok herhalde, ben uykumu almadığım zaman hayattan keyif almam. Erken kalkmaya ihtiyaç olmadan tabii olarak uyanmayı beklemeyi, sonra da pek acele olmayan bir tempoyla güne ilerlemeyi çok severim. Onun için 8 saati oraya kullandık, geriye 16 saat kaldı. Güzel bir yemek yemekten çok keyif alırım, ona da isterseniz 3 saat ayıralım. Ondan sonra uzunca bir yürüyüş veya jimnastik, ona da 1 saat ayıralım. Geriye kaldı 12 saat. Ben bir miktar okumadan yapamam en az 1 saatimi gazetelere ayırırım, geldik 11 saate. Kahvaltı ve öğlen yemeğine toplam 1,5 saat ayıralım. Üç saat ayırmıştık zaten.
Turan: O sırf akşam yemeği idi. Öyle mi, o zaman akşam yemeğine geri dönelim. Bir gurme diyebilir miyiz size?
Turan: Öyle bir ifade kullanmayalım ama yemek yemekten keyif alan bir insanım. Yemek yemenin içine yemeğin ritüeli de giriyor mu yoksa sohbet mi sizi çeken burada?
Turan: Her ikisi de. Mesela güzel bir şarap ve yemek hakkında konuşmak da hoşuma gider. Hangi mutfağı seçersiniz?
Turan: Her zaman için sevdiğim mutfaklardan biri İtalyan’dır. Ama Japon yemeklerinden de çok hoşladığımı söyleyeyim. Ama 3 saatlik bir masa olduğu zaman bunun bir Japon masası olması güçtür. Bu bir mezeli rakı masası olabilir veya bir İtalyan ya da İspanyol olabilir. Siz yemek yapar mısınız?
Turan: Evet. Bizim kış aylarında birkaç defa yaptığımız brunch’lar vardır, herşeyini ben hazırlarım. Bilhassa pancake’lerim taktirle karşılanır. Çeşitli pasta ve spagetti soslarını iyi hazırlarım. Bunun dışında öğrencilik yıllarımda çeşitli türk yemeklerini de yapardım. Fena da olmazdı. Eşim de güzel yemek yapar. Peki bu damak zevkinde içkiyi nereye koyuyorsunuz?
Turan: Kendi başına içmeyi sevmeyiz, eşim pek az içer ama ben şarabı, rakıyı seven bir insanım, yemekle birlikte olunca keyif alırım. Bilhassa kırmızı şarabı, beyaz şaraptan daha çok seviyorum. Bir de tabii meze olunca rakı. Tuğrul Şavkay’ında yarattığı rakı - şarap tartışması yelpazesinde nerede yer alıyorsunuz?
Turan: Ben balık yerken rakı içiyorum. Tartışmaya taraf değilim, eninde sonunda bu tür konularda mutlak doğru yoktur, insanın keyif alması önemlidir. Bakın anlayışlar da zamanla değişiyor. Bir döneme kadar gayet sıkı bir şekilde hangi yemeklerle beyaz, hangi yemeklerle kırmızı şarap içilir diye bir ayırım gözetilirdi. Bugün için kalktı büyük ölçüde. En kötü şey sosyal baskılar altında aslında keyif almadığınız bir şeyi yapmaktır. 24 saate geri dönelim.
Turan: Hayatımda klasik müzik çok yer tutar. Mesela bir cumartesi günü beni Devlet Senfoni Orkestrası konserlerinde bulabilirsiniz. Operaları izlemeye çalışırım. Çalışırken genelde klasik müzik dinlemeye çalışırım, tanırım parçaları. Enstrüman çalıyor musunuz?
Turan: İki ayrı deneyimim oldu, başarılı sonuçlar elde ettiğimi söyleyemeyeceğim. Ortaokul öğrencisiyken piyano dersleri aldım. Fakat devam ettiremedim. Sonra bir dönem bağlama deneyimim oldu. O da çok ilerlemedi çünkü bir enstrümanı iyi çalabilmeniz için ona çok vakit ayırmanız lazım. Kulağım iyidir ama onun ötesinde kabiliyetim fazla değil galiba. Çok güzel bir sazım vardı onu da kızım küçükken düşürdü, yarıldı, çatladı. Saz gitti, müzik bitti. Ama küçük yaştan itibaren klasik müziğe merakım oldu ve ilk operamı 11 yaşında gördüm. Jimnastiğin dışında sporla ilginiz oldu mu? Turan: Tarsus’da okurken basketbolcuydum. O kariyer ilerleyebilirdi fakat Amerika’da öğrencilik yapmaya gidince sona erdi. Amerika’da futbol oynadım. Tenis de oynadım bir dönem. Ayrıca dalmayı severim. Tüple dalma ehliyetim vardır. Son zamanlarda pek yapmadım, iki kişi gerekiyor en az dalmak için. Hayatınızda keşke’ler var mı?
Turan: Yok. Basketbolda bir kariyer istemez miydiniz mesela?
Turan: İstemezdim, istemezdim. Keşke pek yok hayatımda. Düşünüyorum da yok. Şansım çok yaver gitti. Bana pişmanlık duyduran, acı çektiren büyük birşey yaşamadım. Büyük değişimlerin yaşandığı bir çağdayız. Siz değiştiniz mi?
Turan: Tabii. Hayatımın her aşamasında değiştim. Benim yetiştiğim dönemde biz dünyanın en muhteşem insanlarının Türkler’den ibaret olduğunu, yabancı olmanın iyi birşey olmadığını filan düşünürdük. Farklı görüşleri yadırgardık, çoğulculuk nedir bilmezdik. Sonradan bu konuda anlayışlarımız çok değişti. Ulusçuluğun yerine bir insanlık geçti, tekdüzelik yerine çoğulculuğun yarattığı zenginlikten keyif almak geçti. Dış dünyaya her zaman şüpheyle yaklaşırdık, değişti. Ya kişisel değişiminiz?
Turan: Huylar kolay değişmez biliyorsunuz. Ama geçmişle karşılaştırdığımız zaman çok daha hoşgörülü olmayı öğrendim zannediyorum. En son ne zaman ağladınız?
Turan: Bilemiyorum, sulu gözlüyümdür film seyrederken bile ağlarım ama şimdi niye ağladığımı hatırlamıyorum. Maddi ve manevi değerler arasındaki dengede nerede duruyorsunuz?
Turan: Hiçbir zaman yaşamımda sadece maddi değerlerin hayatıma yön vermesine izin vermedim. Ama maddi değerlerin de önemi var. Maddiyat hiçbir şeydir diyemem. Tek başına maddiyatın hayatıma yön vermesine hiç izin vermedim. Çünkü insan yaptığı işi severek yapmalı. Kendisine saygı duyulmasını kaybettirecek, kendi vicdanına hesabını veremeyeceği işler yapmamalı. Ben biraz da daima uzun vadeli düşünmeye çalışırım. Dolayısıyla insan uzun vadeli kazanımlarını düşünmeli. 3 yıl süreyle rektörlük yaptınız. Hangisini tercih ediyorsunuz? Yöneticiliği mi yoksa sadece eğitmenliği mi?
Turan: İkisinin de yeri ayrı. Yöneticilikten hep keyif aldım. Şöyle ifade edeyim, biraz iddialı olmakla birlikte, rektör olmadan da çok zengin hayatı olan bir insandım, rektörlüğüm bitince de hayatımın zenginliği bitmedi. Şu anda bir sürü keyif aldığım başka şeyler yapabilme fırsatını buldum. Mesela bir dergiye makale yazmak için davet aldım. Özlemişim. Sonra hiç beklenmedik bir şekilde bir televizyon programı yapma söz konusu oldu. Böylelikle başka bir yenilik girdi hayatıma. Ne kadar oldu NTV’deki programlarınız başlayalı?
Turan: 15 hafta oldu. Her pazar sabahı 10.30’da Dünya Tartışıyor diye keyif aldığım bir iş ortaya çıktı. Mesela gelecek ayı Oxford Üniversitesi’nde geçireceğim, davetli olarak. Rektör olsaydım bunu yapamazdım. İkisi de tatmin edici. Beslediğiniz hayvanlar var mı?
Turan: Kedilerimiz var. Bizim gazetenin yazarları çoğunlukla kedici.
Turan: İki kedimiz vardı, kardeşti bunlar. Halis İstanbul sokak kedisi cinsini temsil ediyorlardı. Kardeşlerden birini böbrek yetmezliğinden malesef kaybettik. Kediler bizim hayatımızın ayrılmaz bir parçasıdır. Kedimizle daha da eşim ilgileniyor ama Bianca’nın bütün aşkı benim. _______________________ Türk Siyaseti niye sınıfta kalıyor?
Turan: Türk Siyaseti sanıldığı kadar çok sınıfta kalmıyor, bunu görmemiz lazım öncelikle. Türk siyaseti belki pek çok ülkenin yaşamadığı bir şekilde, çok kısa sürede rekabetçi sisteme geçebilmiş. Çok hızlı değişen bir toplumuz. Yani Türk siyaseti düşünün elli yıllık bir süre içerisinde ikiden fazla katlanan bir nüfusa ve kendi hayatı içerisinde köyde doğup kente gelen bir nüfusa hizmet vermek mecburiyetinde. Çevresinde çok hızlı değişiklikler olan bir ülkede yaşıyoruz. Türkiye bütün bunlara rağmen çökmeden, dağılmadan, kendini bir arada tutabilmiş ve nispeten demokratikleşebilmiş. Daha yol alması gerektiği kesin olmakla beraber iktisadi gelişme konusunda da yol katedebilmiş bir ülke. Bir kere onu görmemiz lazım. Benim doğduğum Türkiye bugüne nazaran daha fakir bir ülke idi, daha az demokrattı. Daha iyi yönetiliyor muydu, yani kamu kurumları toplumun ihtiyaçlarına çok daha başarı ile cevap verebiliyor muydu ondan da o kadar emin değilim. Yönetici sınıfının her zaman parlak sınavlar vermediği de muhakkak. Neden böyle oluyor dediğiniz zaman ise ciddi bir eleme sistemi olmadan parti genel başkanlarına teslim edilmiş bir siyasetle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Bazen milletvekillerimizin konuşmalarına bakıyorsunuz da sokaktaki adamların belki daha olgunluk gösterebileceğine hükmediyorsunuz. Milletvekilleri belirli bir siyasal yetişme ve elenme süreçlerinden geçerek gelmiyorlar. Böyle olunca da geldikleri göreve layık olup olmadıkları ancak o göreve geldikten sonra anlaşılabilir oluyor. Tabii bu kötü birşey. Aynı şeyi Bakanlar Kurulu üyeleri için de söylememiz söz konusudur zannediyorum. Siyasetimizin bu aksamasında siyasi liderlerimiz kadar biz vatandaşların da suçu var. Vatandaşlar da seçimden seçime bir oy atıp ondan sonra mükemmel çalışan bir siyaset istiyorlar. Şahinler gibi siyasetçilerin arkasında ve sırtında olmadığınız sürece siyasetçilerin sadece kendi nefislerini terbiye ederek büyük hizmetler vermelerini beklememek lazım. Burada insanımızın kayıtsızlığını haklı gösterebilecek tek şey devletimizin de toplumun örgütlenmesini mümkün olduğu kadar güç hale getirmesidir. |