Dünün jönü, günün milletvekili Ediz Hun:  
Bilgi-Ötesi evrimindeyiz

Aktörlükten mebusluğa derken yönetilen konumdan yönetene doğru hızlı bir çıkış var aynı zamanda.

Ediz Hun : Doğrudur, enteresan bir görüş.

İlk gençlik zamanlarınızda rejisör yönetiyordu, daha sonra sanırım deneyimli bir aktör olduğunuzda belki kendi kendinizi yönetmeye veya…

Ediz Hun : Ben her zaman itaatkar bir oyuncu olarak rejisörle uyum içinde çalışmışımdır.

Peki bu birlikteliğe katkınız oluyor muydu?

Ediz Hun : Tabii ki, bir sahne anlatılırken nasıl yapılmasının daha iyi olacağını kulağına fısıldamışımdır, herkesin içinde onu rencide etmemek, onun sıfatına belli bir ortamda saygısızlık etmemek için daha önceden söylemiş veya kulağına söylemişimdir sahne planlamasında. Aksi ona karşı gelmek gibi bir gerginlik yaratabilir. Yoksa teşhisiniz doğrudur. Sinemada rejisör planladığı gibi filmi çeker, oyuncular da bunu uygularlar. Oyuncu o ortam içinde rejisörü en doğal haliyle tatmin edecek şekilde rolünü sergiler.

Bu biraz önce bahsettiğimiz gibi takım çalışmasının altın bir kuralı.

Ediz Hun : Evet kollektif çalışmanın bir elemanı olarak beni yorumlayabilirsiniz.

Ama aynı zamanda sizin vitrinde olma özelliğiniz var.

Ediz Hun : Hiç yok biliyor musunuz? Ben vitrine çıkmayı hiçbir zaman düşünmeyen bir insanım. Vitrin deyince, başkalarını veya önündekileri itip de kendini ön plana çıkarma çabası içinde olan insan aklıma geliyor. Ben hep mütevazı, kendini bilen bir insan olarak hayatıma devam ettim. 26 senedir evliyim. 1973’de evlendik, 2 çocuğumuz var. Hobileri olan bir insanım, gece hayatını bilmem. Yerlerini bile bilmem. Mazbut bir insanım. Belki sinema sanatçısı Ediz Hun olunca vitrinde gibi gözüküyorsam da, vitrinde olmayan bir yapıya sahibim.

Sanatçı yönünüzün yönetelenden yönetene geçişinizde faydası olmuştur muhakkak. Başka neler oldu? Koltuk farklılığı, statü farklılığı… Önce yönetilen konumda olmak size neler kattı?

Ediz Hun : Sanat olarak bugüne kadar 36 yıl hizmetim var. Tamamını sanatla geçirmedim ama 130 filmde başrol oynadım. Bugün Gregory Peck ya da yaşayan Kirk Douglas’ı soracak olursanız 70-80 filmi var. Film adedinde bir tecrübe oluyor mu o ayrı bir konu tabii. 20 senelik zihinsel faaliyetim var. Ben Marmara Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisiyim. Kent ve Çevre Sorunları isimli bir dersi veriyorum, 1985’den bu yana. Yalnız sanatçı hüviyetimle beni meclise düşünmüş olmalarını zihnimden bile geçirmiyorum fikir olarak. Zihinsel olarak, bilimadamı olarak çevreye yaptığım bilimsel katkılar göz önüne alınmış olmalı diye düşünüyorum. Dolayısıyla ben sinema sanatçısı olarak meclise giren kişi olarak bir ilki gerçekleştiriyorum. Bunun sevinci ve manevi hazzı var. Ama bilim insanı olarak Türkiye’nin sorunlarına özellikle doğal denge sistemleriyle ilgili ne gibi çözümler üretebiliriz düşüncesiyle kendime güvenerek ben bu işe atılmış oluyorum. Bunları soracaksınız, ben sormadan cevabını vereyim. Herhangi bir bakanlık beklentisi içinde de değilim. İktidar olursak, bakan olur muyum olmaz mıyım mevzusu yok. Böyle bir beklenti içinde değilim. Bir milletvekili olarak, nasıl sade bir milletvekili olunuyorsa, işine bağlı, disiplinli, ülkesini seven bir milletvekili olarak da çeşitli gruplar oluşturarak çalışmalar yapacağım. Yeni bir yüzyıla giriyoruz. Bu yüzyıl 1800’lerden 1900’lere veya 1900’lerdeki akımdan çok farklı. Bu 2000’li rakamları kullanacağımız ilk yıl, şurada çok kısa bir zaman kaldı aslında. Bunun da şuuruna vakıf olmak lazım.

İnternet kullanıyor musunuz?

Ediz Hun : Evde bizim bilgisayarımızın uzmanı oğlumdur. O kızımla birlikte interneti en iyi şekilde kullanmaktadır. Bundan sonra benim de daha fazla kullanmam gerekecektir diye düşünüyorum.

İnsanlık tarihinin belki de en hızlı gelişen dönemini yaşıyoruz. 1900’lü, 1800’lü yıllar bu denli gelişmelere açık değildi. Siz kuryenin, cep telefonunun olmadığı, internetten bahsedilmediği zamanları da yaşadınız. Daha kısıtlı fakat etkin iletişimin kurulduğu dönemler, şimdi imkanlar çok fazla ama bazen iletişimin kaybolduğunu da yaşıyoruz. Aktörlükten bilimadamlığına, sosyal sorunlara, milletvekilliğine. Aslında bir bakış açısıyla bunların hep aynı çizgide olduğunu görmüyor değiliz de...

Ediz Hun : Parallelliği var. Hepsi halka hizmet ediyor.

Ama nereden bakarsanız bakın farklı yaşamlar bunlar. Bu dizinin içinde yaşam size ne öğretti?

Ediz Hun : Yaşam bana sabırlı olmayı öğretti. Bence başarının sırrı disiplinli bir yaşam, ne istediğini bilmek ve o yolda doğru hareket etmek. İnsan her yaşta ister yaşlı, genç, ister orta yaşta , ister yaşlanmakta olsun sabretmeyi bilmeli. İkincisi ise insanlara saygı ve sevgiyle yaklaşmak. İnsan çünkü mükemmel vasıflı bir yaratık, düşünen ve düşündükçe mekanı ele geçiren bir varlık. Geçmişle geleceği birleştirebiliyor.

Meşhur olmuş kişilerde ego fazlası görülür. Bu fazlalık şöhretin getirdiği bir yapı sanırım. Siz bu dönemi yaşadınız mı?

Ediz Hun : Herkes kendini beğenir. Kendine güvenip, beğenmesi için kendine itimat etmesi, kendi nefsine hakim olacak davranışlar sergilemesi doğaldır. Siz de kendinizi seviyorsunuz. Hepimiz de öyle görüyoruz, ama güven burada başlıyor. Kendinize çok güveniyorsanız, kendi kendinizi frenlemeyi, kendi kabuğunuzu şuur altına atabilmeyi becermeniz lazım. Çok fazla öne çıkardığınızda bu yanlış yorumlanır. Benim annem felsefe öğretmeni, babamsa Almanya’da tahsil etmiş çok kıymetli bir kişiliğe sahipti. Ailemden başlayarak iyi eğitildiğime inanıyorum. Gençlik yıllarında çekingen bir insandım. Sinemayla bu kırıldı. 22 Kasım 1940 yılında doğdum, 22.5 yaşında başlamışım demek ki sinemaya. O arkadaşlıklar, dostluklar, sinema hayatıyla çekingenliği attım üzerimden.

Kitap okur musunuz? Ne tür okursunuz?

Ediz Hun : Okurum. Eskiden bilir misiniz Varlık Yayınları vardı. Bütün Varlık Yayınları, Milli Eğitim Bakanlığı kitaplarını, bütün fikir insanlarını, önemli yazarların hepsini okudum. Şimdi ise, anneden gelen bir gen herhalde, daha çok felsefi şeyler okuyorum. Herkes fizik, kimya, matematik ya da biyolojiden bahsedemez. Herkesin bilgisi yeterli olmayabilir ve sıkıcı olur. Ama felsefe bütünleştirir, ortak bir nokta sağlar. Felsefeye çok meraklıyım, insanlığın, dünyanın oluşumu, insanlığın kökeni ve bunlarla ilgili pek çok bilimsel kitaplar okurum. İnsanlığın oluşumu 4-5 milyon yıl öncesine gidiyor.

Tam istediğim konulara girdik.

Ediz Hun : İnsan çok farklı bir boyuttur. Dünya bitkilerle başlamıştır, bitkiler olduğu için oksijen üretimi fotosentez oluşmuştur ve daha sonra nefes alıp veren hayvan popülasyonları girmiş, ardından insan tezahür etmiştir. 1 milyon yıl önce yaşayan insan türünde 800 cm³ beyin hacmi vardı. Çeşitli konularda kısa ifadelerle girip kullanabilmekteydi sözcükleri. Daha sonraki tür biraz daha ilerletti. Beyin hacimi arttı, Homo Sapiens ile 1.400-1.500’lere ulaştık. Ama bu demek değildir ki, son buldu bu tekamül. Bu teknoloji, bu telefonlar, bu bilgisayarlar insanüstü bir varlığın mevcudiyetinin müjdesi olmak üzere diye yorumluyorum. 22. yy insanları geriye baktıkları zaman 20. yy’ın çok kötü bir yüzyıl olduğunu görecekler herhalde. Düşünün iki tane dünya harbi ve hala savaşlar devam ediyor. belki de içgüdüsel olarak egomuzu yenemediğimiz için bu faciaları her gün yaşıyoruz. 22. yüzyılda insanlar 20. yy’ı bilgisayarlarından ibretle izliyor olacaklar.

Homo Sapiens’den günümüze müthiş bir gelişme görüyoruz. Ama Homo Sapiens’in birtakım temel güdüleri, ihtiyaçları olmasına rağmen uygarlık ve toplum baskılarıyla biz onları maskeleyip biraz kendimizden mi uzaklaşıyoruz sizce?

Ediz Hun : Homo Sapiens’in evriminde 4 ana başlık var. Birincisi buzul devri 600 bin yıl önce başlamıştı, 12 bin yıl önce sona erdi. Bu buzul devri etrafında insanoğlu ateşi bulmuş olmalı, yoksa bu devri geçemezdi. Mamutları mızraklarla avlaması yeterli değil, üşümemesi lazım. Üşürse hasta olur. Dolayısıyla ateş 500 bin, 400 bin yıl belki 600-700 bin yıl önce bulundu. Ondan sonra milattan öncelere, tarım evresine geçiyoruz. İnsanlar tahıl ekmeyi, biçmeyi, hasat etmeyi, büyükbaş küçükbaş hayvan evcilleştirmeyi öğrendiler. Kümes hayvanı yetiştirmeyi öğrendikleri zamana geliyoruz ki, bu tarım evresi tekamül başlangıcı. O arada bilimler çıkıyor, matematik çıkıyor. Derken felsefe ve düşünürler… Üçüncü evre 1789 Fransız İhtilali... Bir tarafı kötü, kanlı ama bir taraftan da özgür düşüncenin, aynı zamanda da sanayi devriminin başlangıcına denk düşüyor. İlk kez kömür devreye giriyor, buharlı lokomotiflerle sanayi devrimi başlıyor. Derken petrol; motorize sanayi devrimi. Arabalar, uçaklar… Ve sizin söylediğiniz ego 1. Dünya Savaşı’nı başlatıyor. Sen onu nasıl öldürsün, benim adamımı nasıl öldürürsün savaşı… Hitler gibi dejenere megolaman bir manyak çıkıyor dünyayı tehdit ediyor. Ben doğduğum zaman, 1940 yılında bunlar yaşanmaktaydı. Şimdi ise bilgi dönemi. Bundan 7-8 sene önce internet nedir biliyor muydunuz? Şimdi bilgi ötesi evrimi içindeyiz. Bu devam ediyor, bilgi ötesinin de önüne geçeceğiz. Siz Malezya’ya, New York’a gideceksiniz, eşinizi, sevdiğinizi, çocuğunuzu telefon ettiğinizde o günkü elbisesiyle soyut görüntüsüyle göreceksiniz belki de, ama kucaklayamacaksınız, bir ışık hüzmesi şeklinde olacak. Nereye geliyoruz görüyorsunuz, ama hep ileriye doğru bir gidiş var her zaman. Bu gelişmeyi gerçekleştiren insan. İçinde kötülüğün, iyiliğin, sevginin ve nefretin bulunduğu insan. Sevgiden yana olan insan çoğunlukta. Kötülerin olması iyi bir şey aslında iyilerin değeri anlaşılıyor.

Yani tüm olumsuzluklara rağmen, olumluluk kazandı.

Ediz Hun : Kazanacaktır. Sağduyu dediğimiz o olumluluklar grubu kazanmaktadır ve kazanacaktır da.

Size dönelim ve yavaş yavaş bitirelim; korkularınız var mı?

Ediz Hun : Hiç endişem ve evhamım, korkum yok. Batıla hiç inanmam, sadece nazara sonunda inanmak zorunda kaldığımı söylemeliyim.

Nazarın ismi negatif frekans olsa inanır mıydınız?

Ediz Hun : İnanırdım. Negatif frekans harika bir tanımlama. Onun haricinde korkum yok. Ben insanları seviyorum, neden korkayım ki?

Sanırım insanlar da sizi seviyor ki sizi hep başarı yolunda izliyoruz.