Vehbi Koç yaşasaydı…
· E-mail çeker miydi?
· Sanal alışveriş yapar mıydı?
· Cep telefonu kullanır mıydı?
· Bugünün genç yöneticilerine önerileri ne olurdu?
Türk sanayi ve ticaretine damgasını vurmuş olan Vehbi Koç vefat edeli bugün tam dört yıl oldu. Dört yıl aslında çok uzun bir zaman dilimi değilse de, iletişim teknolojisinin doludizgin gelişimiyle orantılı bakacak olursak bir çağı geride bırakacak kadar uzun. Rutinin dışına çıkıp, Merhum Vehbi Bey’in -hala lezzetli duran- anılarına yönelmektense biraz hayal gücümüzü kullanıp, yaşasaydı günümüz iletişim trendlerine nasıl bakardı ve günümüz yöneticilerine ne önerirdi diye bir senaryo üretelim dedik. Gözlerini iyice kısıp onaylamadan mı bakardı yoksa o ünlü vizyonu ile fırsatları öngörerek kurmaylarına gidecekleri yolu mu işaret ederdi?
Senaryoyu gerçek verilere dayandırmanın ilk ve tartışılmaz adresi Can Kıraç’tı. Can Kıraç 1950-1991 yılları arasında Koç Topluluğu içinde -aile içinden olmayıp- profesyonel olarak aktif üst düzey yöneticilik yapan ve bu uzun zaman dilimi içinde Vehbi Koç’un en yakın kurmayı olmuş, hobilerine vakit ayırmak için emekliye ayrılmasına rağmen Vehbi Bey’in son günlerine kadar hep danıştığı ve fikirlerine değer verdiği bir kişilik olarak kalmış dost bir tanık.
Yaşasaydı tam 99 yaşında olacaktı Vehbi Koç. Elbette onu, ulusunun sorunlarıyla ilgilenen ve yol gösteren bir iş dünyası lideri olarak anıyoruz. Ama bir yandan da bugünün yeniliklerine nasıl uyum gösterirdi, hangi iş kollarına girmeyi düşünürdü, hükümetin ekonomik politikasını destekler miydi merak ediyoruz.
İpet Altınay
Can Kıraç’ın bilgi ve anılarından yola çıkarak çizdiğimiz Vehbi Koç 2000 portresinin yanı sıra, kendisinin engin deneyimleriyle, yaratıcı, sanatçı ve gözlemci yapısıyla, derin kişiliğiyle süslediği sohbetinin sıcalığıyla ayrıldık yanından.
___________________
Vehbi Bey yaşadığı zaman İnternet yoktu, globalleşmeden pek bahsedilmiyordu. Şirket evlilikleri bu denli yoktu. Dünya birbirine bu kadar yakın değildi. Teknolojik gelişmeler, ekonominin geldiği nokta… Vehbi Bey yaşasaydı bu gelişmeleri nasıl değerlendirirdi? Bu gelişmelerin yanında mı, karşısında mı yer alırdı? İş hayatına yeni başlayan yöneticilere, girişimcilere hangi nasihatlerde bulunurdu?
Can Kıraç: Senaryo yazacağız, desenize!
Sanırım sizin bilgi ve birikimizle gerçeğe çok yakın bir senaryo olacak bu.
Can Kıraç: O halde gelin birlikte karar verelim Vehbi Koç’un günümüz temposuna ayak uydurup uydurmayacağına. Hem benim, hem benim etrafımdaki çalışma arkadaşlarımın bir belirgin görüşümüz vardır. Vehbi Koç olaylara bizden daha ileri bakıyordu. Vehbi Koç’u tanımayanlar, daha doğrusu Vehbi Koç’un vizyon sahibi olabileceğini düşünmeyenler, Vehbi Koç’un ülke şartları yüzünden Vehbi Koç olduğunu iddia ederler. Ben tam aksi görüşteyim. Ben 1950’de topluluğa katıldım. Bir gün Vehbi Bey’den bir mektup geldi. Öyle Vehbi Bey’e yakın biri olarak çalışmıyorum henüz, aşağıdan başlamışım. Ümit beslenen yöneticilere gönderdiği bir mektup bu. Üç tavsiyem var diyor.
O tavsiyeleri günümüze uyarlayacağız.
Can Kıraç: Evet. Şöyle diyor mektupta; “ Eğer ilerlemek istiyorsanız üç şeye önem vermelisiniz… Öncelikle ehliyetiniz olması lazım. Bundan sonra ulaşım daha hızlanacaktır.” Bunu söylediği zaman 1950 senesidir. Vehbi Koç’un ne otomobil fabrikası vardır, ne diğer büyük oluşumları. “İkincisi, daktilo. Daktilo yazmasını bilmeyen bir insan noksan bir insandır. Çünkü insan mektuplarını kendisi yazmazsa bazı mahrem bilgileri başkasıyla paylaşma durumunda kalır. Dolayısıyla muhakkak daktilo kullanmasını öğrenin.” diyor. “Üçüncüsü de, lisan. Ben lisan öğrenemediğim için kendi duygularımı başkası aracılığıyla ifade edebiliyorum ve görüyorum ki, hissediyorum ki o tercüme yapılırken benim üslubumu, heyecanımı yansıtamıyor o insan. Ben noksan kalıyorum. Muhakkak ki, kendi fikrinizi savunacak kadar lisana hakim olun.”
Atlıyorum 1987 yılına, ben İdare Komitesi Başkanı’yım artık. Fındıklı’dan Nakkaştepe’ye taşınıyoruz. Necati Arıkan, artık merkezi bir iletişim sisteminin Nakkaştepe’ye yerleştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bir bilgisayar ağı kuruyor; bütün başkanlara, odalara bilgisayar yerleştiriyordu. Vehbi Bey Nakkaştepe’ye geçişte çok müterredditti. “Şehrin dışına çıkıyoruz, acaba şirketlerle olan ilişkimizi kaybedecek miyiz?” diye tedirgindi. Zaten Vehbi Bey’in bakışına göre Nakkaştepe, masraflı ve lüks bir yer.
Vehbi Bey’e ben İdare Komitesi Başkanı olduktan sonra her ay özel olarak bir briefing verirdim. Gelişmeler, aksayan taraflar, beklentiler nedir? Bu görüşmelerde Vehbi Bey bana bilgisayardaki merkezi iletişimin hakikaten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini sorardı, mahremiyeti sorardı. Vehbi Bey nedense bazı bilgilerin saklı kalmasına önem verirdi. Tabii bu artık değişti. Şimdi şeffaflık daha geçerli. Vehbi Bey eskiden alışılmış olanın etkisiyle bazı bilgilerin mahremiyetine önem verirdi. Gerçi gene mahremiyetin önemi var. Bu hem İnternette, hem bilgisayarlarda yaşanıyor. Vehbi Bey sorgulardı; “Bütün bilgileri yüklüyorsunuz bilgisayara, bunlar dışarıya sızar mı, ilgisiz insanların eline geçer mi?” diye. Ben o vakit anladım ki, Vehbi Bey bilgisayarı çağın bir gereği olarak kabul etti.
Bilgisayarın daktilonun yerini aldığını varsayarak, şimdinin gençlerine önerilerinden biri bilgisayar olacaktı diyebiliriz. Ama bu mahremiyet duygusu ile şimdinin bilgiye ulaşma ve şeffaflık gerekliliği pek bir arada gitmiyor.
Can Kıraç: O halde aklıma gelen bir anıyı daha aktarmalıyım. Üst düzey toplantılardan birini yapıyoruz. Necati Arıkan bu merkezi sistemin gelişmelerini anlatıyor. Ben o vakit topluluktan ayrılmışım ama Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi’yim, Vehbi Bey’in yanında oturuyorum dinleyici olarak. Necati Arıkan “Bundan sonra yazılı rapor sistemini kaldırıyoruz. Bütün bilgiler ekrana gelecektir.” dedi. Ben Vehbi Bey’e baktım anladı mı, anlamadı mı diye. Toplantıya ara verildi. Vehbi Bey’e dedim ki; “Necati’nin söylediklerine dikkat ettiniz mi? Artık yazılı rapor yok, bundan sonra elinize dosya gelmeyecek!”. “Ne demek o, öyle şey olmaz!” dedi. Valla Necati öyle söyledi deyince “ Kabul etmiyorum!” dedi. Dedim ki, beyefendi ben bunu sizin dikkatinizi çekmek için söyledim ama bilgisayar öyle marifetli bir makina ki o ekrana bir bilgi geçmişse öbür taraftan bilginin baskılısını da almak mümkündür. Dolayısıyla Necati Arıkan yönetimdeki arkadaşların ekrandan raporları görerek bir nevi kağıt tasarrufu yapacaklarını söyledi, dolayısıyla sizin raporunuz gelecektir, dedim. “Hah! Şimdi oldu!” dedi.
Ehliyetten nereye geliyoruz?
Can Kıraç: Bizim bir helikopter maceramız vardır. Rahmi Koç bir helikopter alınması önerisini bizim İdare Komitesi’ne getirdi. Hakikaten Nakkaştepe’den fabrikalara zaman kaybetmeden gidip gelebilmek için otomobilden daha süratli bir araca ihtiyaç vardır. Bu nedir? Helikopter. Dolayısıyla bu zaman tasarrufu getirecektir. Biz işin verimliliğini artırarak bunu faydalı hale getirebiliriz. Bu görüşte birleştik. Tamam da, bu konuyu Vehbi Bey’e nasıl kabul ettiririz? Çünkü Vehbi Bey bizim business, ekonomik, first class uçuşlarımızı dahi takip eden, bunları düzene sokmamızı isteyen bir patrondu. “Business class da ne demek!” derdi. Biz kalkıyoruz, helikopter alıyoruz. Acaba Vehbi Bey reddeder mi korkusuyla bir süre Vehbi Bey’den sakladık bu kararı. Vehbi Bey şirketlerin hesaplarını inceleme geleneğini devam ettirdiği için Setur’un hesaplarını kontrol ederken, büyük meblağı farkediyor; bir helikopter alınmış. Hadise ortaya çıktı. Biz Vehbi Bey’in tepkisini alacağımız için korktuk. Vehbi Bey beni çağırdı. “Nedir bu helikopter hikayesi?” dedi. Size anlattığım gibi aynen anlattım. Sizden çekindik, gizli yaptık dedim. Her zaman gülmezdi. Daha doğrusu bize gülmezdi, dışarda çok gülerdi. Dayanamadı güldü. “Siz benim geri kafalı olduğumu düşünürsünüz. Oysa sizden daha ileriyim. Bu konuda yanlış yaptığınızı düşünmüyorum. Yalnız bunu keyif için kullanmayın; sizler kullanmazsınız da çocuklar kullanır.” diye açıklama yaptı.
Demek ki, zaman biriminin de para kadar önemli olduğunu düşünüyordu. Tutumluluğunu düşününce ilginç geldi bu. Daktilodan bilgisayara geçtik, ehliyetten helikoptere geçtik. Lisandan da…
Can Kıraç: Lisan… 1950’lerden bugüne şu değişti. O vakit bir lisan bilinmesi gerekiyordu; şimdi bence iki lisan bilinmesi lazım. Vehbi Bey Ankara İdadisi’nde okurken hem çalışkan bir talebe, hem de hafızası çok kuvvetli imiş. Kur’anı ezberlemiş. O arada Fransızca’nın da temel bazı ilkelerini öğrenmiş. Ben 1970’li yıllarda Tofaş’ın kurulmasından önceki dönemlerde Fiat ekibiyle Fransızca müzakereler yapıyorum. Galatasaray Liseli’yim diye de biraz övünüyorum. Bir gün bir konuşmamda “Sen noksan bir şey söyledin!” dedi bana. Dedim ki, nereden biliyorsunuz benim noksan söylediğimi. “Sen beni cahil kabul etme, ben bazı şeyleri biliyorum, dolayısıyla sen o kelimeyi yanlış kulladın!” dedi. Hatırlamıyorum şimdi hangi kelimeydi ama Vehbi Bey’in bu derecede yakalama dikkati vardı.
Vehbi Bey’in ilk Amerika seyahati. Ben orada yokum, aktardıkları kadarıyla biliyorum. Çok eski tarihlerde, Kenan İnal, Vecihi Karabayoğlu, Bernar Nahum’lu, Fazıl Öziş’li bir grup seyahati bu. Vehbi Bey, zorla US Rubber’dan randevu alıyor. Tabii onlar Türkiye neresi çok önem vermiyorlar. Vehbi Bey de bir acente olarak bastırıyor, Türkiye’de bir lastik fabrikası kurmak için gelsinler diye. İkna etmek için ter içinde dil döküyor. Kenan Bey de fevkalade snob, İstanbul beyefendisi bir adam. İngilizceye çok vakıf, son derece sakin tercüme yapıyor. Vehbi Bey Kenan Bey’e dönüyor, “Ben burada ter içindeyim, sen böyle! Benim gibi bağıracaksın, masaya vuracaksın, terleyeceksin. Bu adamlar beni deli zannedecekler, sen benim heyecanımı veremiyorsun. Ah, şu İngilizce’yi öğrenemedim!” diyor.
Lisan tavsiyesini günümüz gereklerinden iletişim kurabilme becerisine bağlayacağım. Dünyaya açılmaya da buradan geçebiliriz. Globallik rüzgarı için ne düşünürdü Vehbi Bey?
Can Kıraç: 1964’te Ankara Anlaşması, Ortak Pazar adı altında imzalandıktan sonra Türkiye’de Vehbi Koç Ortak Pazar’a katılmamızın sözcülüğünü yapmaya başladı. Bazı işadamları ve meslek odaları “Yahu bu Vehbi Koç çıldırmış mı, Ortak Pazar demek dış rekabete açılmak demek; sanayimiz çöker gider, bizim sanayiyi belirli bir seviyeye getirmemiz lazım ki ondan sonra Ortak Pazar’a katılalım.” görüşünü savunurlardı.
Bu kargaşa içinde 1968’de Otomotiv Grubu Koordinatörü olarak çalışmaya başladım. Vehbi Bey sabah akşam Ortak Pazar konularını gündeme koyuyor, tartışıyor. Bir çalışma başlattı. Çalışmanın hedefi, konusu şu: Koç Topluluğu içindeki sınai şirketler Ortak Pazar şartlarına nasıl uyum sağlar? Dosyalar, raporlar… Tabii biz bunları sonunda kaldırdık, raflara koyduk. Vehbi Koç şunu hedeflemişti: “Türkiye muhakkak Ortak Pazar’a girmelidir. Ortak Pazar’a girmesiyle rekabetin terbiye edici unsurları bizim sanayimizin gelişmesine yardım edecektir. Bundan vazgeçemeyiz ve bizim geleceğimiz batı dünyasındadır.” Dolayısıyla Vehbi Bey’in Ortak Pazar’a bakış vizyonunu, onun globalleşmeyle ilgili bir vizyonu olarak kabul ediyorum.
Vehbi Bey’in Fiat, Ford, Siemens gibi yabancı yatırımcılarla yapılan bütün müzakerelerde vazgeçmediği bir talebi vardı. “Ne kadar yerli üreteceğiz ve ne kadar ihracat yapacağız?” Yabancı ortaklar buna hep direnmişlerdir. Çünkü onların da hedefi Türkiye’ye ithal yoluyla ne kadar mamul satacakları. O vakit globalleşme yoktu kelime olarak. Ama Vehbi Bey pazarların birleşeceğini ifade ederdi o zaman. Şu anlamda ifade ederdi; “Artık pazarlar birleşecek, yani artık siz, biz yokuz; bizim bazı şeylere beraber bakmamız gerekecek. Avrupa Türkiye olacak, Türkiye Avrupa olacak.” gibi bir görüşü savunurdu. Bu buz gibi globalleşmeydi.
Globalleşme ile ilgili bugünkü gelişme çok çarpıcıdır. Vehbi Bey Henry Ford’u o kadar çok sıkıştırdı ki, Ford direndi, direndi ama 1985’lerde Otosan’a ortak oldular. Bugün Türkiye’nin önemi daha çok yabancı sermaye için öne çıkmış bulunuyor, bunda Vehbi Bey’in büyük katkısı vardır.
Vehbi Koç’un genç yöneticilere tavsiyeleri:
1950 |
2000 |
Ehliyetiniz olmalı. |
Zaman da para kadar önemlidir. |
Daktilo yazmasını bilmelisiniz. |
Bilgisayarsız olmaz. |
Lisan bilmelisiniz. |
İletişim kurmayı bilmelisiniz. |
Dört yıl önce cep telefonları yeni yeni çıkmaya başlamıştı.
Can Kıraç: Tabii, olaydır o! Kesinlikle kabul etmedi cep telefonunu. Bir gün Vehbi Bey kayboluyor. Çocukları ona ulaşamıyor. Tabii merak ediyorlar. Vehbi Bey o dönemde artık hastalanıyordu; baş dönmeleri vardı. Bu kaybolmanın üzerine Semahat Arsel öncülük yapıyor ve şoföre cep telefonu veriyorlar. Cep telefonundan önce otomobil telefonuyla başlıyordu sanırım bu iş. Vehbi Bey aniden otomobilin içinde telefon çalınca müthiş şaşırıyor ve rahatsız oluyor.
Vehbi Bey’in ilginç bir yönü var. Hem yeniliğe açıktı, hem de “Ben bunu yapamam!” diye çekinirdi. Yani televizyon seyrederdi ama aç dersen açamazdı. Eminim ki cep telefonunu kullanamazdı ama yanında kullanan birini bulundururdu. Telefon konuşması onun için çok önemliydi ama kısa olması şartıyla. Telefonda nasılsın diye kimseye sormaz, doğrudan konuya girer ve kapatırdı . Vehbi Bey için telefon kendi talimatını iletme aracıydı ve uzun konuşmalara kızardı.
Peki mail çeker miydi sizce?
Can Kıraç: Faksın ilk çıktığı zamanlardan bir anım var. Torino’da Tofaş’la ilgili bir toplantı yapılıyordu. O vakit Fiat’ın Arjantin’de fabrikası var. Orada yerli oranlar hangi sekansta gerçekleşmiş onun hakkında bilgi istedi. Toplantıdakiler o anda ellerinde bununla ilgili bir bilgi olmadığını, ama hemen isteyeceklerini belirttiler. Vehbi Bey “Uzun sürer şimdi!” dedi. Bilgi faksla geldi ve gelen faksı da pat diye koydular Vehbi Bey’in önüne. O kadar süratli iletişimi Vehbi Bey beklemiyormuş, müthiş etkilendi. Ama hemen mahremiyetini sordu. Mail’i iletişimdeki sürat bakımından çekerdi de, “Ya bunu herkes okuyacak mı?” diye sual sorardı bence.
Ya sanal alışveriş yapar mıydı?
Can Kıraç: Zannetmiyorum, çünkü Vehbi Bey alışverişi sevmezdi. Ben ki alışverişi çok seven birisiyim her anlamda. Ama el teması olmadan bir şey alamıyorum. Domatesi de, elmayı da kendim seçerim. Bir kumaşçı dükkanına girdiğim zaman o kumaşa dokunmak, hissetmek isterim. Sanal alışveriş bana da aykırı geliyor dolayısıyla.
Dolayısıyla Migros’un bugün sanal alışverişte öncü olmasına ve yaygın satmasına şaşırır mıydı?
Can Kıraç: Çok şaşırırdı hem de. Gerçi belli de olmaz. Vehbi Bey her zaman Migros’u önemli bir alan olarak gördü. Özellikle tüketiciye doğrudan hitap etmesi açısından. Bir vakitler Migros’un meşhur kamyonları vardı mahallelere giren hatırlar mısınız? Migros Vehbi Bey’in biz profesyonel kadroya rağmen öncülük ettiği iki projeden birisidir. Daha sonra Migros’un nakit yaratma gücü farkedildi ve Koç Holding ondan sonraki yatırım tercihlerinde nakit yaratıcı bu sektöre daha çok önem verdi.
Şimdilerde hakim olan yeni iş kollarına girer miydi? Girmek isteyen Koç yöneticilerine ne derdi?
Can Kıraç: Koç Holding’de benim son yıllarımda Time Warner ile özel TV yayını geliştirilmesi için çok ciddi temaslar yapıldı, şirketler kuruldu. Fizibilite etüdleri yapıldı. Vehbi Bey bu projeyi ilgiyle izledi, fakat tereddüdü vardı: bu işi yasal alt yapısı olmayan bir iş olarak görüyordu. Şimdi de yok gerçi. Korsan yayın yapmayalım, yasal alt yapısı olmayan bir iş başağrısı getirir, derdi. Vehbi Bey’in hadiseye bakışı bence iki temel özelliğini ortaya çıkarıyor. “Bu yeni bir alandır, girmemiz lazım. Ama yasal olması lazım.” Çok ilginçti son senelerde Vehbi Bey. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen hem yenilikleri takip etmek istiyor, hem de “Aman ha, yanlış bir adım atmayalım!” diyerek temkinli davranıyordu.
Kurumlaşma ve profesyonelleşme üzerine neler düşünüyordu?
Can Kıraç: Vehbi Bey, üçüncü jenerasyonun, yani torunlarının iş terbiyesi almaları için şöyle bir metod geliştirmişti; yönetim kurulu toplantılarına, önemli kararların alınacağı şirket toplantılarına katılıyorlardı. Fakat söz hakkı vermiyordu. “Dinleyeceksiniz, nasıl konu tartışılıyor, nasıl karara varılıyor, bundan ders alacaksınız!” derdi. Vehbi Bey kurumlaşma için adım attı ama kurumlaşmayı gerçekleştirmedi. Çünkü kurumlaşmanın gerçekleşmesi için şirket ya da holding sermayesinin kompozisyonunun değişmesi lazım, aile payı halk payının altına düşmeli. O vakit hakiki bir kurumlaşma söz konusu olacaktır. Aile hakimiyeti devam ettiği sürece şirkette kurumlaşma yarım kalıyordur. Profesyonel kadro genel kurula hesap verebiliyorsa o şirket kurumlaşmış demektir. Ama bir aileye hesap veriyorsa, o aile şirketidir. Vehbi Bey bu anlamda torunlarına şunu telkin ediyordu; “Sizler eğer Koç Topluluğu içerisinde görev alacaksanız, kendi yetenekleriniz nispetinde görev alabilirsiniz. Mecbur değilsiniz çalışmaya. Ama benim torunlarım olduğunuz için belirli makamlara gelmeyi düşünmeyin.” derdi. Fakat aile hakimiyetinin olduğu bir yapıda bu geçerli bir şey değil.
Vehbi Bey uzun süre yaşadı, çocukları Vehbi Bey’in topluluğun kurucusu olarak devamlı onun manevi ağırlığını hissederek yaşadılar. Şimdi işte dört senedir daha özgür vaziyetteler. Dolayısıyla her kardeşin, her çocuğun kendine has düşünceleri ortaya çıkacaktır. Ben bunu doğal karşılıyorum fakat hüner bu ayrı görüşleri bir potada kaynaştırmak ve ortaya bir tek şey çıkarmaktır.
Vehbi Bey devletine çok önem veren, hükümetlerin politikalarını yakın takip eden bir kişiydi. “Devletim yoksa ben de yokum!” diyebilecek kadar. Şu andaki hükümetin politikasını destekler miydi?
Can Kıraç: Devamlı koalisyon ortağı partilerin başkanlarına ve başbakana raporlar yazar, mektuplar gönderirdi. Aman aldığınız karardan rücu etmeyin, derdi.
Mektup yazacağına mail çekerdi belki!
Can Kıraç: Hayır, hayır mail çekmezdi. “O mail nasıl gidiyor, kaç kişi okuyor onu, ben anlamıyorum!” derdi.
Hükümetin koyduğu enflasyon hedefine inanır mıydı?
Can Kıraç: İnanırdı. Ve hemen şirketlerin idarecilerine bir mektup yazardı. “2000 yılı için hükümetin aldığı enflasyon nispeti %25’tir. Bu ekonomimiz için ve toplumsal refahımız için muhakkak erişmemiz gereken bir hedeftir. Bugüne kadar yüksek enflasyonun çok ıstırabını çektik. Siz üretici olarak nasıl bir maliyet yapısı düşünüyorsanız, tedbirlerinizi alın ve buna uyun.” derdi. Senaryoyu devam ettiriyoruz. Geldik 2001 Mart ayına, şirket bilançoları çıktı. Bilançoda zarar var. Vehbi Bey hemen suali yapıştıracaktır; “Niye bu böyle oldu?” Şirket müdürü derse ki, “Efendim siz talimat çektiniz!”, “Kardeşim sen beni anlamamışsın!” derdi.
|