Boğaziçi Üniversitesi, Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara:  

Hadise ‘Toplumu korkutmak değil, bilgi aktarmak’

Deprem ile birlikte Türkiye bir anda tanıdı onu. Başımıza geleni kavrayamaz, ne yapacağımızı bilemez şekilde bir pusula arar ve bulamazken, birisi TV ekranlarından ne yapacağımızı söyledi. Nitekim bir sözüyle o gece sokakta yattık. Diğer sözüyle eve girdik. Bir deprem ülkesinde yaşadığımız halde isminden başka birşey bilmediğimiz deprem hakkında can havliyle epey bilgilendik. Yaşadığımız bu toprakların deprem ülkesi olduğunu da algıladık sonunda. Kimimiz kızdık, kimimiz güvendik, kimimiz söylendik ona “Neredeydi bu vakte kadar?” diye, kimimizin ise umudu oldu.

1991’den beri Boğaziçi Üniversitesi, Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara. Depremle tanıdık, depremle anıyoruz onu.

Bir bilimadamı, aynı zamanda bir yönetici. Ekranlardan insancıl ve sevecen gözüküyor. Peki o ne hissediyor? Ne düşünüyor? Nasıl yönetiyor?

Bu merakla Kandilli’nin yolunu tuttuk. Depremin dışında bir sohbete niyetlendik ama ne mümkün!

İpet Altınay

Türkiye’nin gündemine olağandışı bir olayla girdiniz. Bir cümlenizle yaşam biçimimizi değiştirecek kadar üstelik. Bir anda lider, yönetici konumuna geldiniz.

Işıkara: Bu söylediğiniz beni rahatsız ediyor, ürkütüyor. Esasında tabii gündemi ben yapmadım, ama gündem beni bir noktaya getirdi. Önce Saros Körfezi halkının rahatsızlığı, ardından Balıkesir’de deprem fırtınası olması, onun arkasından muhteşem bir doğa olayını; güneş tutulmasını yaşamamız. Keşke her doğa olayı böyle güzel olsa. Maalesef değil. Sonra bu olay geldi. İnanır mısınız, geçen haftanın başında buraya işe geldiğim zaman “Benim için çok güzel bir hafta olacak, ne toplantı var, ne yönetim kurulu, ne senato var, biraz dinleneceğim.” dedim. Ama Salı sabahından beri buradayım, nefes alamıyorum. Dolayısıyla olaylar bu şekilde beni gündeme getirdi. Bu durumdan da çok rahatsızım. Mutlu olduğumu söyleyemem.

Çok geniş bir kesimin odak noktası haline geldiniz ister istemez. Bizim hissettiklerimiz malum, siz neler hissediyorsunuz?

Işıkara: O gün, o geceyi hayatım boyunca hiçbir zaman unutmayacağım. Öyle bir şok yedik ki, hepimiz yedik, hepimizin sakin olması zorunluluğu vardı. Ben en başından beri sakin olmayı önerdim. Ve hala da aynı şeye inanıyorum. Bu gergin ortamın kimseye faydası yok. Buna çok özen göstermemiz lazım. Benim defalarca belirtmeme, “Biz 24 saat buradayız, bir şey görüldüğü zaman kesinlikle açıklarız.” dememize rağmen türlü söylentiye inanılıyor. Bakın kurumsal konuşuyorum, bireysel değil. Çünkü burada bir takım oyunu var. Bu ekip oyununda bana düşen, ekiplerin ihtiyaçlarını karşılamak ve bu depremin en iyi şekilde değerlendirilmesini sağlamaktır çıkarılabilecek dersler açısından.

Okullarda deprem ilgili eğitim veriliyor mu?

Işıkara: 1996’dan beri İstanbul’daki Milli Eğitim Müdürlüğü’yle ortak yaptığımız ve üç yıldır uygulamada olan bir çalışma var. Okullarda deprem öncesi ve sonrasında neler yapılması gerektiğini öğretmeye, bu bilgilerin ailelere taşınmasını sağlamaya çalıştık. Hedef kitleyi niye çocuk seçtik? Çocuk aslında 3 kişi diye seçtik: Anne, baba, çocuk… Bunu 3 sene İstanbul’da gayet ciddi bir şekilde uyguladık. Burada amaç özellikle başta deprem bölgeleri olmak üzere deprem öncesi, sonrası için çocuk ve öğretmenlere neler yapılması gerektiğinin öğretilmesiydi. Çocuklara yönelik bir kitap hazırlanıyor, son aşamasında. Bütün illere birden yetişemeyiz ama önce Erzincan, Van, Gaziantep, Adana, İzmir, İstanbul, Samsun, buna Balıkesir, Bursa’yı dahil etmek gerekir.

Takip edebildiniz mi bu çalışmaları?

Işıkara: Evet, takipçisi olduk. İkinci dönemdeki uygulamada bazı okullarımızın olayı ciddiye almadığını, gayriciddi davrandığını da gördük. Ve bunu Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de söyledik. Müdürlük de gerekenleri yaptı. Olayı çok ciddiye alanlar da oldu. Ne kadar ciddiye alınması gerektiğini hep birlikte gördük zaten. Dolayısıyla şimdi üçüncü dönem değerlendiriliyor ve üstelik daha da etkin bir biçimde. İstanbul içi uygulamalardan çok memnunuz. Okullar bütün aileleri çağırıp bir uzmana deprem olayını anlattırıyorlar. Uygulamalar, tatbikatlar yaptırıyorlar. İstanbul’da deprem olacaktan çok, bu deprem olursa o deprem esnasında, sonrasında nasıl davranmalıyım bilincine gelinmeliydi. Bu bilinci okullardaki faaliyetlerle sağlamaya çalışıyoruz. Korkunun ecele faydası yok! Sen hazırlıklı olursan, o şoku daha az zararla atlatmak mümkün olabilir.

Siz bilimadamısınız ve burada yaklaşık 150 kişiyi yönetiyorsunuz. Ekibinizle aranız, ilişkileriniz nasıl, hiyerarşi nasıl çalışıyor?

Işıkara: Burada dört ekip var; en başta Sismoloji ekibi, ki depremle burun buruna gelenler, ilk değerlendirmeyi yapanlar, bilgiyi bana taşıyıp topluma aktaranlar onlar, Jeofizik ekibi, İznik ekibi, bir de Deprem Mühendisliği ekibi. Bu dört ekip akıl almaz bir yoğunlukta çalışıyor. Ben hiçbir şekilde bu tip durumlarda hiyerarşiye gerek olmadığını düşünüyorum. Zaten çok işlevsel bir iç iletişimiz var. Herkes bir şey yapmaya çalışıyor, çok şeyler yapıldığını görüyorum. Bunun çok faydalı sonuçları olacaktır, fakat tüm sonuçlar hemen alınmaz.

İş bitirici bir yönetici olduğunuz söyleniyor. İşi nasıl bitiriyorsunuz?

Işıkara: Takipçilik, tamamen takipçilik. Takipçiliğin arkasında da yatan iyi niyet. Onun dışında başka bir şey değil. Toplumu ve insanları seviyorum. Topluma karşı bir görevim, bir borcum olduğunu düşünüyorum. Biz bütün bunları bekliyoruz, biliyoruz. 2-2.5 ay önce İstanbul Erken Uyarı ve Acil Kurtarma Projesi’ni devletimize sunduk ve inanır mısınız depremden bir hafta önce Yüksek Planlama Kurulu’nun önüne gelmişti. Devlet de onun ne kadar önemli bir proje olduğunu hissetti. Depremden sonra da, bu proje derhal uygulamaya konuldu. Başbakanlık’dan haber bekliyorum, bu projeyle ilgili detaylı açıklama daha sonra yapılacak. Gördüğünüz gibi Türkiye’de yetişmiş bir insan gücü var. Enstitümüzde çok değerli hocalar var, böyle önemli projeleri düşünebiliyorlar ve toplumun hizmetine de sunuyorlar. Zannedersem bu proje İstanbul’a çok büyük yararlar sağlayacak.

Dört kişilik de bir ailenin reisisiniz galiba.

Işıkara: Beş oldu damatla birlikte.

Evde kimin sözü geçiyor?

Işıkara: Hanımın dediği oluyor. Benim dediğim olmuyor.

O mu söyledi geceyi evde değil dışarda geçirelim diye?

Işıkara: Hayır tam tersini yaptı. İlk depremden sonra belli bir saate kadar dışarda kaldı. Sonra girmiş içeri. Açtı bana telefon: “Ben içeri girdim, Ahmet!” dedi, ben de “İyi yapmışsın.” dedim. Ama ben bunu açıklarken de, benim inisiyatifim kendimi bağlar, o gece hariç hiçbir geceyi dışarda geçirmedim.

Bilimadamı ve yöneticisiniz ama toplum bir de sizin insani tarafınızın fotoğrafını çekti.

Işıkara: Yaşamda tüm roller birbirinin içinde zaten. Hele bugünlerde hepten birbirinin içine girdi. Birleştirici olmak gibi bir niyetim var. Ama bazen de beceremiyorum, olmuyor. İnsanlar bazen kendi küçük çıkarlarını başka şeylerin üzerinde tutuyor. Ama onlara da elimizden geldiği kadar doğruyu göstermeye çalışıyoruz. Doğru dediğimiz hadise kurumsal çıkarlar, bireysel çıkarlar değil. Kurum yükselirse, siz de yükselirsiniz. Benim en baştan beri bu kuruma yansıtmak istediğim kavram bu.

Size geniş bir kesim tarafından büyük güven duyuldu. Siz neye güveniyorsunuz yaşamda?

Işıkara: Ben insanlara çok güveniyorum. Saflık derecesinde üstelik.

Pişmanlık duyuyor musunuz bunun için?

Işıkara: Arada bazen duyuyorum, ama ne yapayım huyum böyle.

Peki sizce bilimin açıklayamadığı şeyler var mı?

Işıkara: Var.

Bilimin açıklayamadığı yerde neye sığınacağız?

Işıkara: Akıl diyeceğiz. Aklımıza sığınacağız. Sabırlı olacağız. Bilimin bunu da çözeceğini düşüneceğiz.

Bilimadamları olarak depremi sıkışmış bir enerjinin kendine çıkacak, serbest kalacak bir yol bulması olarak açıklıyorsunuz halkın anlayacağı bir dille.

Işıkara: Doğa yaşıyor efendim. Biz insanlar yaşayan bir doğanın üstünde bulunuyoruz. Ve doğanın enerjisini açığa çıkarması çok acı sonuçlar meydana getiriyor.

Hepimiz bir enerjiyiz, herşey gibi. Enerji bütünü diye bakarsak yaşama ve evrene, hep birlikte uyum içinde yaşayamaz mıydık? Biz insanların yaptığı birtakım yanlışlar var mıydı?

Işıkara: Tabii vardı. Esasında toplumun bireylerinin yanlışları vardı. Ne olursa olsun bir evim olsun anlayışının yanlışıydı. Demin şunu söyledim, doğamız yaşayan bir doğa. Türkiye’deki doğa da çok güzel. Ama Türkiye’deki bu güzelliğin altında deprem oluyor. Biz bir deprem ülkesinde yaşadığımız bilincine, ki umarım artık ermişizdir, çok önceden gelmemiz gerekirdi. Ben Adapazarı’ndan geçerken yollarda gördüğüm yapılara inşallah bunlar ayakta kalır diye düşünürdüm. Dolayısıyla çarpık, kontrolsüz, usulsüz yapılaşma bizi bu hadiseye getirdi. Halbuki bizim toplum bireyleri olarak, olaya sahip çıkmamız gerekirdi. Herşeyi devletten bekleyemezsiniz. Nasıl çevreye sahip çıkılmışsa, yapılaşmaya da sahip çıkılmalı. Ve bunu da kim yapacak? İşte toplumun bireyleri ve bireylerin oluşturduğu sivil toplum örgütleri.

Ama zaman zaman sivil toplum örgütlerine de tepkiyi yaşadık, izledik. Devlete de tepki oldu.

Işıkara: Bu büyük bir şoktu, büyük bir depremdi. Yaygındı. Dolayısıyla biraz da afet yönetimi kavramlarının gündeme girmesi lazım. Bu konuda da bizlerin devlete yardımcı olması lazım afet yönetimi kuralları çerçevesinde. Bu çok yeni bir olay, yeni yeni konuşulmaya başlanan bir olay. Çok acımasızca eleştiriler yapılabiliyor. Ben kişisel olarak buna katılmıyorum. Burada herkesin sakin olması, kenetlenmesi ve birbirine yardımcı olması lazım.

Kendinizi sürekli gazetede, televizyonda görmek nasıl bir duygu?

Işıkara: Zor bir durum. Şöyle diyorum; bu noktada durayım, kalayım. Çok zor bir durum benim için.

Nasıl çözümlüyorsunuz bu gerginliği?

Işıkara: Sakin olmaya davet ediyorum kendimi. “Sakin ol, sakin ol!” Ama sorumluluğumu da taşıyorum. Meseleyi bilgi aktarmak şeklinde almak lazım, ama bizim toplumumuzun da o bilgileri doğal karşılaması lazım. Hadise toplumu korkutmak değil, bilgi aktarmak. Bir deprem ülkesinde yaşıyoruz, depreme sırtımızı dönüp gidemeyiz. Dolayısıyla medyaya düşen ciddi görevler var toplumun bilinçlendirilmesi açısından.

Sizin de bu felakettten öğrendiğiniz şeyler oldu mu?

Işıkara: Tabii, bu bizim de yaşadığımız en büyük deprem. Her deprem bize bir şey öğretiyor. Medyadan akıl almaz bir taleple karşılaştık. İlk yapmamız gereken şey medyayı buraya davet edip, buradan canlı yayına geçmelerini sağlamaktı. Bunu önermek, bir basın odası düzenlemesi daha doğru olurdu ki, medyaya bölünemiyorsunuz, sayısı çok fazla. Birine konuşup birine konuşmamak olmuyor. Hep bunun azabını duydum. Daha sonra biraz durulma olunca bu yöntemin daha iyi olacağını düşündük. Bundan sonra da böyle olacak. Medyaya burası açık, gizli saklı hiçbir şey yok. Ne görüyorsak açıkça söyleyeceğiz.