Sadeleşmek ama nasıl?
Son günlerde, birbirini tanımayan farklı kişilerden benzer şeyleri duyuyorum. Yüklerinden kurtulmaya çalışıyorlar. Gardroblarındaki tüm fazla eşyaları dağıtıyorlar, daha küçük bir eve taşınıyorlar, bir dönem kendileri için büyük bir haz kaynağı olan ve zamanla dağ gibi birikmiş olan eşyalarını temizlemeye çalışıyorlar. Bir nevi hayatlarını basitleştirmek gayreti içindeler. İş hayatlarını bile buna göre düzenliyorlar.
Sanıyorum, gittikçe daha fazla insan ”Yeter!” noktasına, hatta bilincine geliyor.
Yeter’in ne olduğunu anlamak için, yani sadeleşmenin aslında en büyük zenginlik olduğunu gerçekten kavramak için, belki de bir dönem herşeyin fazlasına sahip olmak ve fazlayı tüketerek bunun manasızlığıyla yüzleşmek gerekiyor.
Evinizde kaç yemek tabağınız var? Kaç tane ayakkabınız, kazağınız, pantolonunuz, kravatınız var? Hangilerinin yüzüne yıllardır bakmıyorsunuz?
İşyerinizde kaç telefon, kaç bilgisayar, kaç iskemle, masa var? Hepsi kullanılıyor mu?
Evinizde ya da işyerinizde yemek atılıyor mu?
Fazla olan her bir şey size yük olmuyor mu sahi?
Ve asıl soru; fazlasına sahip olmak mı zenginlik yoksa fazla olan herşeyden kurtulup sadeleşmek mi?
Fazlasına sahip olmaya çalışmak doyumsuzluğun işareti ise, doyum noktasından sonra gelen sadeleşmek asıl zenginlik değil midir?
Uzun süre mutlu kalamayan, sahip olamayacağı şeyleri talep eden, rahatlayamayan, kendini sürekli başkalarıyla kıyaslayan, hayallerinin peşinden gidemeyen, yaşamlarını paylaşacak doğru kişileri bulamayan, sıkıntılı ve huzursuz, ama çok elbisesi olan, evinde ya da işyerinde çok odası, masası, tabağı, çanağı olan kişiler zengin olabilir mi?
Doyumsuzluğu ortadan kaldırmak için doyuma erişmek gerekiyor. Yalnız para, pul ve madde boyutunda değil, kurduğumuz ilişkilerde ve hayat görüşümüzde de geçerli bu. Ama çoğu kişi, yetmeyenin ne olduğunu anlamak ve kendini dürüstçe sorgulamak yerine sahip olmaya, tüketmeye, sonra yeniden sahip olup, yeniden tüketmeye yöneliyor. Çünkü böylesini daha kolay sanıyor.
Bir düşünsek, elimizde yeterinden daha fazla ne var diye… Ve dürütçe sorgulasak onlar niye fazla diye… Acaba bunun kökeninde kendimize olan güvensizlik, suçluluk duygusu ya da onaylanma ihtiyacımız çıkabilir mi?
Aslına bakacak olursanız, artmadan yetmiyor galiba.
Aşağıdaki hikayeye birkaç yıl önce yine yer vermiştim bu köşede. Bu yaşanmış bir olayı yeniden aktarmanın tam sırası!
Geçmiş zamanda, Demir Serdarzade Atina Büyükelçiliği’nde sözleşmeli bir memurdur. Beyefendiliğiyle, misafirperverliğiyle, koruyuculuğuyla ünlüdür Dışişleri Camiası’nda. Kendisinden her zaman büyük bir sevgi ve saygı ile sözedilir.
Atina’ya şöyle bir uğrayanları bile engin bir evsahibi coşkusu ile ağırlayan Serdarzade, bir grup Türk gencini akşam yemeğine çıkarır. Sözlü ağırlanmaların, iltifatların yanı sıra yemeklerin biri gelir öbürü gider. Gençlerden en iştahsızının bile mide fesatına uğramaya yüz tuttuğu gece Serdarzade’nin keyifli sohbetiyle renklenir. Yenmedik balık ve meze kalmaz. Öylesine ki gençlerden biri neredeyse fenalaşır.
Gecenin sonuna doğru Serdarzade garsonu çağırır. Hesap istemesi beklenirken bir kilo tekir daha ısmarlar. Gençlerden biri “Aman Beyefendi ne yapıyorsunuz?” diye sorar.
Serdarzade gülümser ve “Artmadan yetmez Beyefendi!” der.
İpet Altınay
|