Yaşıyor“muş” gibi yapmak
Değişim çağı beraberinde yeni terimler de getiriyor.
Değişim derken elbette, yalnız Türkiye’den değil, tüm dünyadan bahsediyorum. Kimse de “Nedir değişen?” diye soramaz sanırım.
Evet, dünya değişiyor ama sanki -özellikle 1999 yılından bu yana- dünya, değişimin pilot bölgelerinden birini Türkiye olarak seçti. Öyle değil mi? Eskiden uzak ülkelerdeki felaket haberlerini TV kanallarından izler, ah-vah der, kanal değiştirirdik. Korkarım, şimdi başka ülke halkları Türkiye haberlerini “cık cık cık” diye izliyor.
Değişim çağının kobay bölgelerinden Türkiye’de yeni terimler de çıktı.
“Bir ülkenin sinir krizi geçirmesi!”
Nasılını tarif edemeyiz sanırım. Zira sinir krizi geçiren bir kişi “Afedersiniz, şu an sinir krizi geçirmekteyim de!” demez. O halde sinir krizi geçirmekte olan bir ülke (ve o ülkenin fertleri) de farkındalık halinden epey uzaktır.
Sinir krizi geçirmektedir ve farkında değildir. Çünkü farkında olsa, kontrol de edebilir. Kontrolden çıkmış bir bünye için pekçok şey sayılabilir.
“Nankör kedi!”
Aslında eski olan bu benzetme de değişime uğradı. Günlerce kedinin sıfatları üzerine yazılar, makaleler okuduk. Belki de zamanında sevgimizi vereceğimiz ve sevgisini alabileceğimiz bir kediciğimiz olsaydı, hem bu kadar sevgiden uzak düşüp mutsuz olmazdık, hem de bilmediğimiz bir kedinin bilemeyeceğimiz özellikleri üzerine atıp tutmazdık.
“Mış gibi yapmak!”
Bence yaşamakta olduğumuz döneme -hatta bu dönemi hazırlayan bir önceki döneme- damgasını vuracak deyiş. Deyişin de ötesinde tutum, davranış kalıbı. Bir ülke halkının tutumu.
Seviyor”muş” gibi yapıyoruz.
Sevgi kelimesini ağzımızdan düşürmüyor, kendimizin dışındakileri sevgisiz diye suçluyoruz. Çok sevdiğimizi düşündüğümüz bir kişiyle çıkarlarımız çakıştığı bir anda… Maskemizi çıkartıyoruz. Efendimiz şeytan karşınızda!
Sevginin saf ve karşılıksız olduğunu bilmiyoruz ki! Ancak saf bir sevginin aynı saflıkla ve büyüyerek bize geri döneceğini de bilmiyoruz haliyle. Hiç deneyimleme şansımız olmadı ki!
Sevgi arıyoruz, sevgili arıyoruz, aşk arıyoruz. Ve seviyormuş gibi yapıyoruz.
Değişiyor”muş” gibi yapıyoruz.
Yazıyoruz, çiziyoruz, konuşuyoruz. “Değişiyoruz” diye sloganlar atıyoruz. Hiç değişmiyoruz.
İnternete girip, bir e-mail adresi alınca değiştik sanıyoruz. Evimizin dekorasyonunu ya da gardrobumuzu yenileyip, saçımızı-sakalımızı farklılaştırıp “Çok değiştim artık!” diyoruz.
Kafamızda aynı düşünce kalıpları, aynı siyah-beyaz kurallar, “aynı iki artı iki dörttür kardeşim”ler… Kesin yargılar, kendini kendin sanışlar, küçük savaşlar, kulisler, dedikodular, dinlemeyi bile bilmeden habire konuşmalar, sürekli alkış beklemeler, görmeyi bilmeden bakmalar, o bakışlara sürme çekmeler…
Değişmek ha!
Yaşıyor”muş” gibi yapıyoruz.
Eh, ölmediğimize göre yaşıyoruz. Mu? Nefes alıyorsak yaşıyoruz. Sabah akşamı, akşam sabahı kovalıyorsa yaşıyoruz. Bak, saatin zili çaldı; uyandığımıza göre yaşıyoruz.
Hayır, yaşamıyoruz! Yaşamadığımız gibi etrafımızı da yaşatmıyoruz.
Aklımızda sürekli gelecek endişesi, aklımızın gerisinde geçmişimizden taşıdığımız bir sürü kompleks! Ya o gelecekteki felaketin korkusuyla yaşıyoruz, ya da bilincimizin gerisine attığımız, kendimizce eksik tarafımıza üzülüyoruz.
Yani şu an yaşamıyoruz. Ne zaman deprem olacak diye merak ediyoruz. Ne gün olacaksa, o gün olacak. O güne kadar deprem olursa korkusunu taşıyorsak her hücremizde, yaşadığımız şu an’ı yaşamıyoruz.
Toplum önünde çıkıp iki kelime edeceğiz diye kalbimiz delice atıyor, sesimiz titriyorsa, yine o an yaşamıyoruz; zihnimiz geçmişte “onaylanmamış” olduğumuz olayda takılıp kalmış çünkü. Geçmişi yaşıyoruz.
Nefes aldığımızın farkında değilsek, çiçek kokusu bilincimize ulaşmıyorsa, burnumuzun dibindeki insanı ya da olayı göremeyecek kadar kendimizin içinde bir yerlerde kaybolduysak, değil dinlemeyi kendi ağzımızdan çıkanı bile duymuyorsak, öfke, endişe ve korkuyla halvet olduysak…
Sadece mış-muş gibi yapıyoruz.
Bravo vallahi!
İpet Altınay