Seyircisiz bir yaşamınız olsaydı

Malum tatil uzundu. İtiraf etmeliyim ki, hem ülke, hem de birey olarak aslında haketmediğimiz bu tatili çok sevdim. Uzun zamandır okunmayı bekleyen kitaplara gömülmek, katiyen televizyon seyretmemek, eski dinlediğin radyo kanalı yerine bir başkasını keşfetmek, zorlama çıkan günlük gazeteleri incelemek, uykun gelince uyumak, çalar saat zorlaması olmadan uyku bitince uyanmak ve en önemlileri görerek bakmak, farkındalıkla düşünmek… Eh, nasıl sevilmez böylesi bir tatil!
İlk bitirdiğim kitap Irvin D. Yalom’un “Divan” (Ayrıntı Yayınları) adlı kitabı. Hani şu “Nietzsche Ağladığında” adlı kitabın yazarı. Hala benim için, son yılların en iyileri listesinde birinci sırada Nietzsche Ağladığında. Bunu söylerken bile diğerlerine haksızlık mı yapıyorum diye düşünüp kendimi hırpalıyorum ama hala okumadınızsa, birşeyler kaçırdığınızı söyleyebilirim.
Divan’ı eğer, Nietzsche Ağladığında’yı merkeze alıp okursanız hayal kırıklığına uğrarsınız. Daha da iyisini bulacağım beklentisini bırakıp da okursanız, Divan’da farklı bir tat bulacağınızdan eminim.
Hep merak etmişimdir, pekçok kişinin derdine derman bulan psikiyatrist ve psikanalistlerin ne dertleri var ve bunlarla nasıl başa çıkıyorlar diye. Divan, psikiyatristlerin yaşamlarına ayna tutuyor; birbirleriyle, hastalarıyla ve özel yaşamlarını paylaştıklarıyla olan ilişkilerine… Ve anlıyorsunuz ki; mesleki bilginiz her ne kadar gelişmiş olursa olsun, insan hep aynı insan.
“İşte böyle anlarda Marshal, ah keşke birileri seyrediyor olsa diye düşünürdü, ortaya koyduğu sanat eserini takdir edecek bir seyircisi olsa. Psikanalistlerin eksiksiz bir analizden geçirilmesinin ardındaki geleneksel nedenleri herkes kabul ediyordu. Ama Marshal’ın niyeti, olgunluğun hakkı yenmiş bir boyutu üzerine, yani yıllar, onyıllar geçtikçe, dışarıdan seyreden birileri yokken yaratıcı olabilme yeteneği hakkında er geç bir makale kaleme almaktı. Hem başka hangi sanat dalında -Freud’un, psikanalizin bir bilim olduğu iddiasını bu saatten sonra kim ciddiye alacaktı ki canım?- kimsenin göremeyeceği eserler vermek için ömür boyu uğraşırdı ki insanlar? Bir Cellini’yi düşünün ki, olağanüstü güzellikte bir gümüş kadeh yapıp sonra da kasaya kilitliyor. Yahut bir Musler’ı düşünün, camı bir zarafet abidesi halinde şekillendirdikten sonra atölyesinde, bütün gözlerden uzakta parçalayıveriyor. Ne korkunç! Seyircidediğin, diye aklından geçirdi Marshal, gözetmenlik mesleğinin,henüz olgunlaşmamış terapistlere sağladığı, kadri bilinmemiş ama önemli bir gıdadan başka nedir ki? Seyirci olmadan bir şeyler yaratmak için onlarca yıl süreyle pişmek gerekir.
İnsan hayatı için de geçerli bu, diye düşündü Marshal. Kimsenin seyretmediği bir hayat yaşamaktan kötüsü olamaz. Analiz çalışmalarında hastalarının ilgi ve dikkat toplamaya yönelik muazzam açlığını fark etmişti hep. Uzun süredir devam eden bitmek bilmez terapide seyirci ihtiyacı, dillendirilmemiş bir faktördü gerçekten de. Yakınını kaybetmiş hastalarla yaptığı çalışmalarda çoğu zaman hastaların, seyircilerini kaybetmiş oldukları için ümitsizliğe kapıldıklarını görüyordu; bu hastaların hayatlarını gözlemleyen hiç kimse yoktu artık (tabii her attıkları adımı dikkatle incelemeye vakti olan bir tanrıya inanacak kadar bahtiyar insanlar değillerse).”
İlginç değil mi? Hiç yaşamınızdaki seyircileri düşünmüş müydünüz? Ya seyircisiz bir yaşamı?
Seyirciniz olmasaydı, başarmak sizin için önemli olur muydu? Attığınız kahkahayı duyan, ağladığınızda gözyaşınızı gören olmasaydı yine güler, yine ağlar mıydınız? En güzel şiiri yazsaydınız, onu bastırıp paylaşmak istemeyebilir miydiniz?
Hayır! Seyircisiz ve paylaşımsız bir hayat hayat değil!
İnsanın seyirciye olan bu ihtiyacını farkedince, bazen yaşamlarımızdaki bazı davranışları da sırf seyirci görsün diye yaptığımızı da düşündüm. “Tribünlere oynamak” deyimi de buradan çıkmış olmalı.
Kitabı okumadan önce, zorlama bayram gazetelerinin zorlama eklerinde okuduğum bir yazıya epey kızdığımı hatırladım. Seyirci meselesini anlayınca kızgınlık yerini anlayışa bıraktı. Öyle ya, anladığınız zaman artık kızamazsınız.
Sabah Gazetesi’ndeki genç yazar arkadaşlardan Mutlu Tönbekici “Bana geri dönmeyin kardeşim!” başlıklı bir yazıda özetle, “Halkla ilişkiler diye bir sektör var. Büyük bir olasılıkla halk olarak sizin bundan haberiniz yoktur. Bizi bezdirmek dışında ne işe yararlar gerçekten bilmiyorum. Hemen hemen her ‘benim’ diyen şirket artık bir halkla ilişkiler firmasıyla çalışıyor. Organizasyon, tanıtım gibi işleri üstleniyorlar. Ancak esas itibarıyla bir tanecik amaca hizmet ediyorlar: Gazetelerde şirketle ilgili ‘olumlu’ haber çıkartmak. Bu nedenle, bu firmalar bütün gün bizlere koca koca zarflar içinde habire basın bülteni gönderirler. ‘Zart firmasının gak diye bir ürünü çıktı, aman da ne güzel’ şeklindeki döşenmiş, dünyanın en lüzumsuz metinleridir bunlar. O söz konusu ürünü ya da aktiviteyi öyle bir anlatırlar ki, sanırsınız o zımbırtı yapılmasaymış dünyanın sonu gelirmiş.” diye yazarak, bültenlerin arkasından gelen laubali, yalvaran taciz telefonlarından da bezdiğini ve bundan böyle hiçbir zarfı açmayacağını kızgın bir ifade ile belirtiyor.
Evet ya! Betül Mardin’in söylediğine göre dörtbin civarında halkla ilişkiler firması (ya da ben halkla ilişkiler yapıyorum diyen firma) varmış. Ülkemizde demokrasi düzeni mi tam anlamıyla oturdu ki, meslekler saygınlığını haketmiş olsun! Sivil toplum kuruluşu ya da meslek örgütü mü var ki, medeniyetten ve özdenetimden bahsedelim!
Ya şimdi aklı başında olan halkla ilişkiler ajansları da iki paralık basın mensuplarından örnekler vermeye başlarsa! Bu kuyunun dibi görünmüyor malesef.
Tönbekici, okurunu ilgilendirmeyen böylesi bir yazıyı bahsi geçen halkla ilişkiler firmalarına ve onların müşterilerine özel olarak yazmalıydı ki, asıl “Beş haber kaç para?” diyerek böylesi halkla ilişkiler firmalarını (ve dolaylı olarak basın mensuplarını) yaşatan reklamverenler şapkalarını önlerine alıp düşünsünler.
Ama seyirci ihtiyacı işte!


İpet Altınay