İki damla gözyaşı arasında bir şen kahkaha

Eminim kızardı, bunca sayfa ve satırın ona ayrılmasına. Hem de kendi gazetesinde. Ama bu kez, evet bu kez, -belki son kez- Nezih Demirkent’i anlatacağız kendi gazetesinde. Çünkü içimdeki tartışmayı şu düşüncelerle bitirdim; Nezih Bey’i çok kişi tanıyordu, ama herkes kendince tanıyordu. Tanımayanlar ise, bunca olumlu duygu ve düşünceyle birlikte, ardından kopan üzüntü fırtınasının nedenini merak ediyor olmalılardı. İşte belki bu yüzden DÜNYA Gazetesi bir anlamda kaynak olmalıydı. Sadece kısa bir süre daha. Sonra herşey normale dönecek.

Hayattaki en güçlü korkularımdan biri, iki sevdiğim insanın birbirini sevmemesidir. Herhalde fazla korktuğumdan olsa gerek, sıklıkla başıma gelir.
Bir cumartesi günü için (Nezih Bey’in nispeten yoğun olmadığı gün olduğunu bildiğimden), Nuriye Akman ile birlikte randevu istedik. Konu, Nuriye’nin “Mebus Burcu” kitabının DÜNYA Yayınları tarafından basılmasıydı. Birbirlerini gıyaben tanıyorlardı elbette. Gazeteye doğru giderken Nuriye, Nezih Bey’in Salı Yazıları’ndan birinde kendisini eleştirerek, Nuriye Akman’ın -bile- röportajlarının sonunda konuğuna teşekkür etmesinin yanlış olduğunu dile getirdiğini söyledi. Nuriye bu fikre katılmıyordu ve kendisine nedenini soracaktı.
Hay Allah, dedim, keşke sormasa, ne gerek var gerginliğe…
Sordu tabii. Nuriye bu. Her zaman keskin.
Nezih Bey’in cevabı özlü idi;
“Evet, yanlış! Sen Türkiye’nin en iyi röportaj yazarısın. Röportajlarını okurken, konuğun ile ilgili en doğru, en objektif, en derinlemesine bilgiyi alacağımı biliyorum. Sana ayrılan kısıtlı satırlar arasında, aranızda geçen basit teşekkürleşme beni ve okuru ilgilendirmez. O satırlarda, boşa geçen birkaç laf yerine, konuğun hakkında biraz daha bilgilenmek isterim.”
İkimizin de gözü parladı. Çünkü “bir şey” daha öğrenmiştik.

DÜNYA Gazetesi maceram 1992 yılında başladı. Dönemin Genel Yayın Yönetmeni Alp Orçun’laydı tüm ilişkim. Alp Bey, bana halkla ilişkiler üzerine bir sütun açmaya razı olmuştu ama tek bir şartla; o dönemlerde tek sayfa olan İşletme-Yönetim sayfasında kendisinin üstlenmek zorunda kaldığı iki makaleyi yabancı dilden Türkçe’ye çevirecek ve Türkiye’ye özgüleştirecektim.
Yıllarca Nezih Bey ile karşılaşmadık bile, zaten korkuyordum ondan. Alp Bey görevinden ayrıldıktan sonra, nasıl cesaret ettim bilemiyorum, bir randevu istedim. Hemen verdi. Titrek sesle kendim hakkında bilgi vermeye çalışarak, yazılarımı kitaplaştırmayı çok arzu ettiğimi dile getirmeye çalıştım.
Hakkımda herşeyi -düşüncelerim dahil- nasıl bildiğine hala şaşarım. O çok çekindiğim dev adamın, o görüşmemizden başlayarak beni cesaretlendirmesi, iltifatı, yön göstermesi, girişimlerimde desteklemesi, gereğinde azarlaması, her zaman verdiği “Arkandayım” mesajı hep devam etti.
Ölümünü duyduğum anda sırtımda hissettiğim soğuk rüzgar, Nezih Bey’in varlığı sayesinde kendimi nasıl zengin ve güçlü hissettiğimi en çıplak haliyle anlatıyordu bana.
Bugün anlıyorum ki, böyle hisseden bir tek ben değilim.
(Kitap, kendime güvensizliğim yüzünden hala basılamadı. Nezih Bey’in ısrarlı sorgulamasına rağmen…)

“Nezih Bey, Erdal İnönü’ye ulaşamıyorum.”
“Nezih Bey, Beko’ya bir yayın çıkarmak istiyorum, ama beni kimse anlamıyor.”
“Nezih Bey, Olimpiyat Ruhu’nun ne olduğunu Türk Gençliği’ne anlatmak için birkaç arkadaş yola çıkıyoruz. Ne dersiniz?”
“Nezih Bey, bir yayın grubu beni tehdit ediyor.”
“Nezih Bey, Anadolu’ya seyahatlerinizde ben de geleyim.”
“Nezih Bey, beni uyarmıştınız tüm emeğini ve vaktini tek bir şeye bu kadar verme, üzülürsün diye. Sizi dinlemedim. Üzülüyorum.”

İki-üç aydır “Bana bir uğra!” diyordu yineleyerek. Başarılı İş Kadınları’nın Ödül Töreni’nde “Hakkında kötü konuşuyorum, haberin olsun!” diye belli belirsiz gülümsedi.
Anlatmam gerekenleri ertelediğimi biliyordu sanki. Geçtiğimiz hafta sekreterinden sakin bir zaman dilimi için randevu istedim. 14 Şubat saat 14.30’a randevu verdi. Hem Sevgililer Günü. Hem doğum günüm.

Derin üzüntüm ile böylesi bir insanın yaşamında yer almış olma şansına sahip olma sevincim birbirine karışıyor. İki damla gözyaşı daha kurumadan kahkaha atabiliyorum.
Yaşam da böyle değil mi zaten? Siyah da var, beyaz da. Hatta başka ton’larca renk…
Yaşamak, yaşayabilmek, üretebilmek, sevebilmek çok güzel. Üzülmek bile güzel.



İpet Altınay