Zihninizdeki gürültü

“Çok sıkıldım kendimden!”
“Kendimi taşıyamıyorum artık! Yoruluyorum.”
Hiç böyle düşündüğünüz, hatta bunu kelimelere döktüğünüz oldu mu?
Peki bu biraz garip bir düşünce değil mi? Yani yorulan, sıkılan siz iseniz, kendiniz kim? Ya da siz “kendiniz” iseniz, kimi yoruyor ve sıkıyorsunuz?
Siz iki kişi misiniz? Siz ve dayanamadığınız kendiniz?
Belki de bunlardan sadece biri gerçektir. Gerisi ise zihninizdeki gürültü…
Eğer bir kitap böyle başlıyorsa, o kitabı sonuna kadar okumaz mısınız?

Zihindeki gürültünün sebebi bir an bile durduramadığımız düşünceler. “Nasıl durur ki düşünceler?” dediğimiz anda bile düşündüğümüz için, düşünceyi durdurmanın olanaksız olduğunu sanıyoruz.
Oysa düşünmek eylemini sonradan ediniyoruz. Bir bebek düşünmez ki! Ancak büyümesiyle birlikte, nasıl düşünmesi gerektiğini de öğrenir. Öğrenme süreci ve şekli ise ait olduğu toplum tarafından belirlenir. Kutuplar’da, Afrika’da ya da Avrupa’da doğan bebekler aynı şekilde düşünmez. Demek ki düşünmek için bir de kalıp gerekiyor. Düşünce kalıplarına böylelikle sahip oluyoruz. Ya da onlar bize sahip oluyor mu demeli?
“Düşünüyorum, o halde varım.”, “İnsan düşünen bir hayvandır.” gibi düşüncenin esas olduğunu savunarak bunu rasyonalize etme çabalarını bir an için unutalım. Düşünebilme yeteneğimize şükredip, düşünce kalıplarını inceleyelim. Ve o düşünce kalıplarının nasıl efendimiz haline geldiğine bakalım.
Örneğin ne zaman kendinizi mutlu hissettiğinizi düşünün. İş hayatında başardığınız zaman mı? Başarı ölçeğiniz nedir? Bir ihaleyi kazanmak? Bir üst pozisyona yükselmek? Daha çok insana emir vermek? Bir makam şoförüne sahip olmak? Çalıştığınız sektörün güçlü rakibinden transfer teklifi almak?
Bunlar gerçekleşmezse başarısız mısınız? Dolayısıyla mutsuz mu olursunuz?
Başarı ölçeğiniz düşünce kalıbınızdır. Bu da size öğretilmiştir. Bu öğrenilmiş kalıbın iki sonucu vardır, tıpkı paranın iki yüzü gibi; mutlu ya da mutsuz olmak. Bazen mutlu, bazen de mutsuz olmak. Mutluluk bir düşünce kalıbına bağlıysa, o zaman, mutsuz olmak sürecini de peşinen kabul etmiş olmuyor muyuz?
Düşünceden, bir sonraki sürece yani duyguya geçmişken, kelimenin etimolojisine de girelim. Duygu (emotion) Latince “emovere”den kaynaklanıyor. Emovere “karışıklık, rahatsızlık” anlamına geliyor.
Hoppala, iş karışıyor!
“Duygular, dualistik zihnin bir parçası olduklarından, zıtlar yasasına tabidirler. Bu basitçe, sizin kötü olmadan iyiye sahip olamayacağınız anlamına gelir. Sürekli değişen acı-haz döngüsü oluşur. Haz daima sizin dışınızdaki bir şeyden alınır. Bugün size haz veren bir şey, yarın acı verebilir, ya da o gider ve yokluğu size acı verir. Çoğunlukla sevgi olarak görülen şey bir süre haz ve heyecan verici olabilir, ama o bağımlılık yaratıcı bir tutunma, bir anda zıddına dönüşebilecek bir aşırı muhtaçlık halidir. Böylece birçok sevgi ilişkisi, başlangıçtaki esrime hali geçtikten sonra, sevgi ile nefret, çekim ile saldırı arasında gider gelir.”

Aklınız karıştıysa, ama zihninizde birkaç kıvılcım çaktıysa, bu haftasonunuzu “Şimdi’nin Gücü” adlı kitabı (Eckhart Tolle, Akaşa Yayınları, Faks: 212 / 251 91 46) okuyarak geçirin.
Tolle; içerleme, nefret, kendine acıma, suçluluk duygusu, öfke, depresyon, kıskançlık ve en hafif sinirlenme gibi her türlü “acı” biçimlerinin, zihnimizdeki -düşünce kalıplarının yarattığı- gürültüden kaynaklandığını söylüyor.
Gerçek sevgi, sevinç ve huzurun içimizden yükselen ve aslında zıddı olmayan gerçeklik olduğunu belirtip, “kendimizi” farketmenin yollarını anlatıyor.
Kitap henüz bitmedi, dolayısıyla bu karışık yazı nedeniyle verdiğimiz geçici rahatsızlıktan dolayı özür dileyip, bu karışıklığa yine kitaptan minik bir alıntıyla son verelim.
“Gökyüzü bulutlarla kaplanıp karardığında bile, güneş aslında yok olmamıştır. O hala orada, bulutların ardında parlamaktadır.”



İpet Altınay