Taraf olmama özgürlüğü

Hiç düşündünüz mü nelere ve kimlere taraf olduğunuzu? Bu konuya konsantre olup bir liste çıkarmaya kalksanız, uzunluğu karşısında hayrete düşebilirsiniz.
Mesela hangi takımı tutuyorsunuz? Tutmuyorum diyenlerin sayısı oldukça azdır, muhtemelen onlar da futbola ilgi duymuyorlardır. Taraf tutmadan bir futbol maçının keyfini çıkaranların sayısı ise çok azdır.
Diyelim ki Fenerlisiniz. Fenerbahçe ile rakip olan tüm takımların karşısındasınız demektir. Bir maç sonrası diğer takımın tarafı olan kişilerle sevimsiz bazı tartışmalara girmek kaçınılmazdır.
Bir bakış açısıyla, nedeni ve kökü pek belli (ve anlamlı) olmayan “taraflılık” adına günlük yaşantımızda sürekli şiddet uygular ya da şiddete maruz kalırız. Hadisenin kökenine inmeye çalıştığımızda ise “taraf” olmanın zafiyetiyle karşılaşmaz mıyız?
Kimdir veya nedir sizi Fenerli, Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı yapan? Çocukluğunuzda etkilendiğiniz ve model olarak seçtiğiniz aile bireyiniz mi yoksa büyüdüğünüz semt mi? Aksi bir model ya da semte sahip olsaydınız, bugün tartışmaya girdiğiniz karşı takımın taraftarı olabilirdiniz. Ancak bu çok değişik bir durum değil, zira yine aynı tartışmanın içinde fakat karşı takımda olacaktınız.
Futbolu popüler olduğu için örneklemek istedim. Taraf olduğumuz, üstelik farkında olmadığımız o kadar çok şey var ki! Soyadımız, mesleğimiz, dinimiz, dilimiz, bayrağımız, cinsiyetimiz, fikirlerimiz…
Müslüman olarak doğduğum için, tüm Hristiyanlara ya da Budistlere nasıl karşı olabilirim? Ya da Türk vatandaşı olduğum için, Araplar ya da Eskimolar kötü müdür? Üstelik bunları ben seçmemişken…
Bilimadamları ile metafizikçiler habire tartışır. Neden? Halbuki iki grubun da aktardığı bir bilgi var. Bilgiye bile taraf olmak nasıl bir tuzaktır?
Kimi kedi sever, kimi köpek. Her iki taraf da birbirini ikna etmeye çalışır taraf oldukları masum hayvanlar adına.
Kadınlar ve erkekler “Biz” diye başlayan söylevlerden çok hoşlanırlar. Sonucu olmayan bir maraton.
Darwinciler ile Darwin karşıtları bin yıldır amansız bir tartışma içinde. Biri diyor ki, insan soyu hayvanın evrimleşmiş halidir. Öbürü diyor ki, ne alakası var, insan tek başına mükemmeldir, insanı hayvana indirgemek hakarettir. Bir kavga, bir şiddet ki içinde kayboluyorsunuz. Oysa her iki inanışın da içerdiği bilgiler var. Kimse “haklı” ya da “haksız” olmak zorunda değil.
Aile (ya da işyeri) içinde iki kişi kavgaya tutuşsa, siz üçüncü kişi olarak birini haklı bulma eğilimine girersiniz. Bu durumda da doğrudan kavgada saf tutmuş ve kavganın içine girmiş olursunuz. Oysa sadece anlamaya yönelik bir tutum içine girerseniz, hem kavganın tansiyonunu yükseltmemiş olursunuz, hem de anlayışın getirdiği bir zenginlik içine girmiş olursunuz.
Ya siyaset? Ya liderler? Hiç girmesek mi bu konuya? Hepimize “İllallah!” dedirten bu tablodan hem hoşlanmıyoruz, hem de aynı döngünün içinde bizzat yer alıyoruz.
Taraf olduğumuz her kişi, her kriter, her fikir ve herşey “özgürlüğümüzden” çalıyor. Bedel olarak özgürlüğümüzü verdiğimiz her ne ise, çok değerli olmalı. Yoksa kendi irademizle kendi hapisanemizi niye yaratalım? Yoksa bu yaptıklarımızın farkında bile değil miyiz?
Tuttuğunuz takımı bırakmakla başlayabilirsiniz. Bu artık futbol seyretmeyeceğiniz ya da o takımı sevmeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Tüm takımları ve futbolu özüyle sevebileceğiniz bir nokta olabilir bu. Maç bittiğinde sevinmek ya da üzülmek ikilemine düşmeyeceğiniz ama katışıksız bir keyif yaşayacağınız bir yol bu.
Futbol takımı ile başlamayı başarınca, yaşamda “taraf” olmak adına neler kaçırdığını farkediyor insan.


İpet Altınay