Neden koşulsuz sevgiyi istiyor ama beceremiyoruz?
Çünkü koşullarımız var. Koşullarımız yerine gelmediği zaman kolayca sevgimizden vazgeçebiliyoruz.
Ama istisnasız herkes koşulsuz sevginin özlemi içinde. Ve yine istisnasız herkes bunu karşısındakinden bekliyor. Bulamayacağından emin bir umutsuzlukla bekliyor. Koşulsuz sevgi için insanın kendisinden başlaması gerekmez mi?
Geçen haftaki cuma yazısı kediler üzerineydi. Size koşulsuz olarak sevgisini sunan bir ev hayvanına sahipseniz ya da en azından bunu çevrenizde gözlemliyorsanız… Hasta insanların buluştuğu hastane ve/veya doktor muayenehanesindeki gergin, sessiz, soğuk, birbiriyle gözgöze gelmeyen insan manzaralarıyla, hasta hayvanlarını bir veteriner muayenehanesinde buluşturan insanların birbirleriyle olan ilgi ve sevgi görüntülerini gözlerinizde kocaman bir soru işaretiyle irdeliyorsanız… Bir kediden yola çıkarak, yaşamda aranılan tek şeyin “sevgi”, “koşulsuz sevgi” olduğunun bilincine varıp, bu arayışta “bulamamak” için her türlü yan yola saptığımızı farkediyorsanız… Neden beceremediğimizin üzerine düşünmeye başlıyorsunuz ister istemez.
İki ana neden üzerinde duralım. Birincisi; evet, koşullarımız var. İkincisi sevgi arayışımızda yolumuza çıkan hayal kırıklıkları öyle canımızı acıtmış ki, bir daha canımız yanmasın diye neredeyse takla atıyoruz.
Bir evlilikteki tarafları düşünelim. Kadın eşinin akşamları geç gelip kendisiyle yeteri kadar ilgilenmediğinden ve içki içtiğinden şikayetçidir. Bu şikayetler haklı bile gözükse, kadının erkekten beklediği “koşullar”dır. Erkek eve erken gelip kadınla ilgilense ve içki içmese, kadın sevgisini devam ettirecektir, ama…
Erkek ise, ilk günlerin heyecanını aramakta ve kendisinden beklenen “erkek” rolü ona ağır gelmektedir. Yetersizlik duygularını ifade edemediği için kendisini alkole vurmuştur. Kadın ilk tanıştığı günlerdeki gibi giyinip, süslense ve kendisinden bu kadar ağır görevler beklemese, aslında ilk günlerdeki kadar canlı olan sevgisini gösterebilecektir, ama…
İşte koşullarımız, işte listelerimiz…
Koşullar yerine gelmediği zaman canımız acır ama asıl ilk can yanmasının yeri öyle derindir ki! Koşulsuz sevgimizi ifade ettiğimiz ilk yıllarımızda anne ya da babamızdan yediğimiz bir tokat, öğretmenimizden duyduğumuz ilk azar, aldatıldığımızı anladığımız o ilk aşk! Büyüyünce olayları unuttuğumuzu sanırız, ama duygular canlıdır. Bir kez daha aynı şekilde acıtılmamak üzere zihnimiz bizi programlamıştır; ne yapar ne eder bir daha bu kadar savunmasız yakalanmamaya çalışırız. Duyduğumuz sevgi bizi savunmasız bırakmıştır. O halde, bir daha sevmeyiz! Ya da sevgimizi belli etmeyiz. Hemen koşullarımızı ve listelerimizi karşımızdakilerin burnuna sokarız.
Bu karmaşık gözüken ama aslında fazlaca basit olan sistem içinde koşulsuz sevgi beklemeye ve bulamamaya olan umutsuzluğumuzdan bahsetmeye devam ederiz. Ama koşulsuz sevgi için ilk harekete geçmesi gereken kişinin kendimiz olduğunu farketmeyiz.
Canımız yanarsa ne olurmuş ki! Canımız bir daha yanmasın diye takındığımız tavırlar ve sürdürdüğümüz yaşam içinde sürekli sevgisiz kalmak daha can acıtıcı değil mi?
İpet Altınay
|