Kitap mucizesi

Aslında mucize diye bir şey yok tabii ki! Ya da mucize insanın ve yaşamın ta kendisi! Her ne şekil ise bu “mucize” kelimesini kullanadururuz. Çok istediğimiz ama gerçekleşmesini beklemediğimiz ve gerçekleştiğinde şaşırıp kaldığımız hoşluklar ve güzellikler karşısında “Mucize!” demekle yetiniriz. Kimbilir belki de asıl mucize olan isteme eylemimizin gerçekleştirme gücüdür.
Ülkemizde kitap okuma alışkanlığı oldukça düşük. Buna rağmen az sayıdaki kitap kurtları bu yazının başlığına hak vereceklerdir sanıyorum.
Yıllar önce çok etkilenerek okuduğum Richard Bach’ın “Mavi Tüy”ünde yazarın şöyle bir iddiası vardı; “Aklınıza takılan, cevabını bilmek istediğiniz bir soruya konsantre olun. Sonra bu kitabın herhangi bir sayfasını rastgele açın. Cevabınızı bulacaksınız!”
Bu oldukça güçlü bir iddia tabii. Ama bana kalırsa, burada anlatılmak istenen, sorularımızın cevabı olan bilgiyi, gerçekten istersek, her şekilde bulabileceğimiz. Kişisel olarak, bunu pek çok kitapla gerçekleştirebildiğimi belirtmek isterim.
En çarpıcı olanını geçtiğimiz günlerde yaşadım. Yaklaşık bir haftadır kafamın gerilerinde bazı sorular oluşmuştu. Bunun bilincinde değildim açıkçası. Hani bazı yeni bilgiler ile karşılaşırsınız ve kafanız karışır, doğruluğundan emin olamazsınız ama doğrulama ihtiyacınız için yeni bilgilere gereksinim duyarsınız. Bu yüzden günlük hayatınızı yaşarken bir yandan da aklınıza sorular takılır.
Kafamda oluşturduğum sorularla birlikte, Antalya’ya bir iş seyahatine gittim. Kızkardeşim orada yaşadığı için işin dışında kalan tüm vakit yine aile ortamında geçiyor. Kötü tesadüf grip oldum, ateşlendim, enerjim azaldı. Doktor geldi, ilaçlar verildi ve mevcut programımı aksatarak dinlenmeye geçtim.
Bu dinlenme zamanını bari kitap okuyarak değerlendireyim dedim ama kütüphaneye gidecek halim yok. Kendi çevreme göz gezdirdim ve etrafımdaki tek kitabı elime aldım: “Hermetika / Hermes’in Kayıp Sözleri”, Ege Meta Yayınları. Kadim Mısır bilgelerinden Hermes’in bulunan tabletleri yeni çözülmüş.
Kitabı açtım, ilk sayfasında bir el yazısı. Yazının başında atılan tarih içinde bulunduğum günün tarihi. Bana gelen doktor kızkardeşimin eşine hediye etmiş kitabı. Hmmmm, dedim kendi kendime, hastalanmasam bu kitap ile karşılaşamayacaktım. Hızlı okumaya geçtim. Ve kitabın ortalarında kalakaldım. Aradığım bilgiye ulaşmıştım. Aklıma Richard Bach’ın sözleri geldi.
Kitap okumak başlı başına müthiş bir eylem zaten. Bu yüzden mucize diye adlandırıyorum. İnsanın kendinden ve sorunlarından uzaklaşarak, kendisini de yanına alarak bambaşka bir öykü ya da bilgi yumağının içine gitmesi başlı başına bir terapi. Psikologların da tavsiye ettiği Bibliyoterapi’den başka bir yazıda bahsetmiştim.
Kitap okudukça zaman içinde hızlı okuma yeteneğine de kavuşuyorsunuz ve istediğiniz bilgiye çok çabuk ulaşabiliyorsunuz. Bir de inadına ağır okunulan kitaplar var. Bu tam ilgi alanınıza giren türleri sindire sindire içmek gibi bir şey.
Hep aynı tür kitapları okuduğumu farkedip, pusulamı zaman zaman değiştirmeye karar verdiğimde Paul Auster’ın Metis Yayınları’ndan çıkan “New York Üçlemesi” hediye edildi.
New York Üçlemesi; Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda isimli üç kitaptan oluşuyor. Pusulayı değiştirme kararım çok isabetliymiş. İhtiyacım olan bilgiyi değil ama farklı üslup ve bilgilerle, “şimdi” ihtiyacım olan değişik düşünme biçimini hediye etti Paul Auster.
“”Kendini yazardan saymadığı için yazdığı şeylerden kendisini sorumlu görmüyor, bu yüzden de yaptığı işi canı gönülden savunmak gelmiyordu içinden.”
Buyrun bakalım! Her gün yeni bir şey öğreniyorsunuz.
Demek yaptığımız işi, doğru ya da yanlış olsa da, kıyasıya savunmak o işi fazla sahiplenmemizle ilgili. Belki de yaptığımız herhangi bir işin altına kendi imzamızı atmazsak, savunma tuzağına bilinçsiz olarak düşmeyiz.
Yani biz imzamızın mı esiriyiz?


İpet Altınay