Sıkıntı enerjisi üzerine

“Öyle bir sıkıntı var ki içimde, patlamak üzereyim!”
Bu ara çevremde bu tip sözleri sıklıkla duyuyorum. Zaman zaman aynı şeyleri hissetmiyor da değilim doğrusu. Zaten öyle bir dönem yaşıyoruz ki maşallah, aksini söyleyen insanlara da pek rastlanmıyor.
İyi de, sıkıntı bastığı zaman, “Buyrun sıkıntı, ne de iyi oldu gelmeniz!” deyip koyverip gidecek halimiz de yok!
Peki ne yapmalı?
Önce şu sıkıntıyı bir tarif etmeli.
Burada bahsedilen sıkıntının elle tutulur, belirli bir nedeni yoktur. Yani çekimiz karşılıksız çıkmamıştır, işten kovulmamışızdır, bir yakınımız hasta değildir. “Neyin var, ne oldu?” diyenlere söyleyecek belirli bir mazeretimiz olmadığından, “Hiç işte, içim sıkılıyor.” deriz.
Aslında belki de birden çok neden vardır. Biz bunların tümünü, epey bir zamandır, bilincimizin gerisine atmış olduğumuzdan farkında değilizdir. Ya da gerçekten belli bir sebebi yoktur, görünen herşey güllük gülistanlıktır, ama…
Sıkıntı dışarıdan içimize yönelen bir şey de değildir. Yani kafamıza bir şey düştüğü için içimiz sıkılmaz. Bu içeriden, içimizden (Tam nereden yani?) dışımıza doğru yükselir.
O zaman ne olur peki?
Bu elle tutulmayan, gözle görülmeyen güç, davranışlarımıza yansımak ve görülür hale gelmek için fırsat kollamaktadır. Hiç yoktan bir sebeple, birdenbire bir öfke patlaması ya da kızgınlık gösterisinin baş aktörü haline geliveririz.
Ağzımızdan çıkanı kulağımız duymaz, sesimiz yükselebilir, kırıcı olabilir ya da fiziksel şiddete bile başvurabiliriz. Bu durumda sağlıklı bir iletişimden bahsediyor olamayız.
Karşımızdaki insan kendini kurban gibi hissederken, biz de aynı şeyi hissederiz; evet asıl kurban bizizdir. Suçlu da içimizdeki o sıkıntıdır.
Bu duyguları özellikle kadın okurlar daha iyi algılayacaktır, çünkü “adet öncesi gerilim” denen baskın duygularla biz kadınlar belirli dönemlerde sıklıkla karşılaşırız.
Eee? Evet, aynen öyle deyip, kenara mı çekileceğiz? Bu pasif rolü benimseyip, herşeyi “sıkıntı”nın ele geçirmesine ve patronluk etmesine seyirci mi kalacağız? Öyle ya, biz isteyerek bir şey yapmıyoruz ki, sıkıntı yaptırıyor.
Okuduğum kitaplar ve çeşitli kaynaklar, bu içimizden çıkan (Tam nereden çıkıyorsa?) sıkıntının güçlü bir enerji olduğunu söylüyor. Öyle güçlü bir enerji ki bu, bize o görülmeyen enerji sayesinde görülür ve elle tutulur işler yaptırıyor.
Demek böyle zamanlarda yaratıcı oluyoruz yani.
O halde, kendimizi şanslı olarak görüp, böylesi bir enerji içimizde esip geçmeye başladığı zaman, bunu farkedip, asıl yaratıcı olabileceğimiz konulara kanalize edebiliriz kendimizi.
Öfke, gücenme, kızgınlık, sinirlilik ve şiddet duygularına kendimizi teslim ettiğimiz anda zıvanadan da çıkıyoruz. Yani kontrolden çıkıyoruz ve bizi o sıkıntı enerjisi kontrol altına alıyor.
Yapılacak ilk şey, o ilk öfke ya da sinirlilik anının farkında olarak, onu tespit etmek. Sonra da kanalize etmek.
İşte kişisel seçimler de burada başlıyor. Madem bir “yapabilme gücü”nü ele geçiriyoruz, o bizi ele geçirmeden, neler yapacağımıza kendimiz karar vermeliyiz.
Epeydir isteksizlikten ve enerjisizlikten dolayı yapamadığımız ve ertelediğimiz neler var?
Birikmiş evrakları tanzim etmek, düşlediğimiz kısa ya da uzun seyahate çıkmak, ertelediğimiz ve ifade etmek zorunda olduğumuz şeyleri sözlü ya da yazılı hale getirmek için kolları sıvamak, sırasını bekleyen kitapları elimize almak, rapor yazmak, örgü örmek, tamirat yapmak, yürümek, spor yapmak, ziyaretler yapmak, zevk duyacağımız her türlü eylemi gerçekleştirmek…
İşte tam sırası.


İpet Altınay