| Sahipliğin kıyısındaki küçük mutluluklar
Küçük bir hikaye okudum geçenlerde. Gazetelerden birinde mi, yoksa mail ile mi geldi hatırlayamıyorum. Zaten bu ara mail yoluyla gelen bu tip hikayeler iyice çoğaldı.
Adamın biri beğenip, satın almak istediği tarlada çalışan yaşlı bir adam görür ve seslenir; “Amca, buranın sahibi sen misin?”. “Emanetçisiyim.” diye cevap verir yaşlı kişi. Bu cevabın ardından hemen uzaklaşmakta olan adama yeniden seslenir; “Niye sordun ki buranın sahibini?”.
“Satın almak istiyordum, o yüzden sahibini sordum.”
“Büyük dedem de buranın emanetçisiydi, dedeme bıraktı emaneti. Dedem ve babam gibi ben de emanetçisiyim bu toprakların.”
Biz insanlar bir tuhafız. Ömür denilen çok kısa bir zaman dilimi içinde emanetçisi olduğumuz mal mülkün, makamın, sıfatın sahibi sanıyoruz kendimizi. Ve bir havalara, tafralara giriyoruz. Kaybedince -hatta kaybetme riski karşısında bile- kederleniyoruz.
Gerçekten sahip olduklarımızın ise farkında bile değiliz!
Bir bedene sahibiz. Yani bir mucizeye. Bir aklımız var. Duygularımız. Düşüncelerimiz var. Biz onlara sahibiz. Soluk alıyoruz. Nefesinizi bir süre tutmayı deneyin isterseniz. Sahip olduğumuz lüksün farkında bile değiliz.
Bu sahipliklerimizle yapamayacağımız şey yok! Durduran kim? Yine kendimiz. Kendimizin sahibi kim?
Geçtiğimiz haftasonu Hürriyet Gazetesi’nde Ayşe Arman’ın yayınladığı Sabri Doğan’ın röportajından herkes gibi ben de çok etkilendim. Yazıyı kaçıranlar Hürriyet’in web adresindeki arşivinden okuyabilirler.
Kısaca hikaye şu; sahiplik tuzağına düşüp depresyona giren bir işadamı bir otelin bilmem kaçıncı katından atlayarak intihara kalkışır. Girişim başarısız olur ve yaşama döner işadamı. Ama artık değişmiştir. Hayata bakışı başkadır. Bu röportajda sorulan sorulara verdiği cevapları okumalısınız. En çarpıcısı ve en yalını şuydu; “Şimdi ve sonsuzluktan başka bir zaman dilimi yok. Başka hiçbir şey yok!”.
Etkileyici ve çarpıcı bir gerçek! Ama biz insanlar bir tuhafız ya… Bir an için yüzümüze çarpan bu gerçeği hemen unutmaya meyilliyiz. Ben de unuttum tabii ki!
Geçen akşam bir arkadaşımla yemek yiyor ve sohbet ediyoruz. Kalabalık restaurant’da masamız barın hemen yanında. Kendi masalarına geçmeden önce insanlar barda buluşuyor ve bardakilerle oldukça yakın bir ilişkiye giriyoruz. Arkadaşımla tam konuştuğumuz konuya konsantre olmuşken, ikimizin yüzünün arasına bir popo girdi. Barda toplanan kişilerden biri farkında olmadan poposunu gittikçe bizim masaya doğru yaklaştırıyordu. Ayaktaki bir adamın poposuyla, oturan insanların yüzleri aynı yükseklikte olduğuna göre uzun boylu bir adam olmalıydı.
Arkadaşımla sohbeti kesip davetsiz misafirle ilgilenmeye başladık biraz gülümseyerek, biraz da sohbetimizin kesilmesinden doğan gerginlikle. Adamı uyarmak için poposuna mı vursam, çatal mı batırsam, yoksa kibar bir şekilde koluna mı dokunsam, hiç mi ilgilenmesem arasında gidip gelirken, birden bu ilgimizi farketmişçesine bize döndü ve bu gereksiz yakınlığı farkedip sanki yerinde zıpladı. Utangaç bir ifadeyle ve gözlerinde sıcacık bir sevgiyle “Pardon, pardon, pardon!” diye tekrarlamaya başladı. Ben de gülümsememe rağmen, biraz öğretmen tavrıyla cırcır konuşarak gelişmeleri açıklamaya başlamıştım.
Yahu adam utanmış artık, ne konuşuyorsun, diye bir yandan kendime kızmama ve yüzünü dönen adamın Sabri Doğan olduğunu algılamama rağmen, konuşmam inisiyatifimin dışında sürüyordu. Pardon’lar arasında kendimi durdurmam ancak anlamlı kelimelerin yerini alan “Hebele hübele”lerle mümkün oldu.
Saliseler içinde beynimin içinden (iki milyon görme girişi ve yüz bin işitsel girişi aynı anda işleme sokma kapasitesine sahip beynimiz) geçenlerin hızını ve karmaşıklığını tahmin edemezsiniz.
Başımı kaldırıp gökyüzüne, yıldızlara baktım. Karşı sahili, Boğaz’ın o muhteşem ışıklı estetiğini seyrettim. Önümdeki yemeklerin, etrafımdaki insanların güzelliğini farkettim birdenbire. Müziği duydum. Aklıma sahip olduklarım geldi.
Zamanı farkettim. Temmuz ayının ilk haftası değil mi bu? DÜNYA Gazetesi bünyesindeki dokuzuncu yılım…
Allahım ben ne mutlu bir insanım!
İpet Altınay
|