| Istırap edebiyatı
Gerçekten zor ve zorlayıcı bir dönem yaşadığımız gerçeği üzerine şüphemiz yok, öyle değil mi?
Yaşam sanki tavizsiz ve katı bir eğitmen gibi davranıyor. Kimsenin gözünün yaşına bakmadan vuruyor darbeleri birbirinin üstüne. “Tatlı tatlı söyledim anlamadınız, buyrun bakalım şimdi!” dercesine silleleri hem kitleye yönelik, hem de her bireye “Kişiye Özel” yolluyor.
Ve biz ıstırap çeke çeke öğreniyoruz.
Öğrenmemeye direnenleri saymıyorum. Onlar bu yazıyı da okumuyorlardır zaten.
Onlar ıstırabın içinde yok olmayı, etraflarındaki canlı cansız herşeyi suçlamayı ve ah-vah etmeyi tercih ediyorlar.
Aslında zaten, şu içinde bizzat yaşadığımız zor günler öncesinde de ıstırap halindeydi onlar.
Istırap halinde yaşama tavrı bir güçsüzlük gösterisi gibi. Yani insan kendini yaşadığı topluma karşı bir mağdur ya da kurban olarak lanse ediyor. Ama hatırlamak gerekir ki, güçsüzlük de bir güç kullanımıdır. Kimileri zorbalıkla, bencillikle güç kullanırlar. Kimi de güçsüzlüğünü, zayıflığını, ıstırabını kullanarak yakın çevreleri üstünde hakimiyet kurarlar. Çevrenizde mutlaka böyle edilgen insanlar vardır.
Sürekli “kurban” havasında olan insanlara karşı yapacağınız en büyük hata -kendinize vuracağınız en büyük darbelerden biridir bu- onların yaşam sorumluluğunu üstlenmeniz ve enerjinizi yönlendirmenizdir.
Çünkü yaptığınız hiçbir şey, harcadığınız onca enerji onları mutlu etmez ve ıstıraptan kurtarmaz. Hayatlarını değiştirmeyi ya da geliştirmeyi düşünmezler.
Tabii ki ıstıraplar var yaşamda. Ölümler var, kayıplar, yoksunluklar var, tedavisiz hastalıklar, büyük yanılgı ya da başarısızlıklar var. Ve bunlar herkes için geçerli.
Peki bunlar niye var? İçinde kaybolup, kahrolmamız için bir yaşam kaderimizin var olduğunu sanmak biraz fazla insafsızca bir teori değil mi?
Öğrenmemiz ve kendimizi geliştirmemiz gereken nedir?
Yaşam bize sevinç duymamız gereken herşeyi peşinen vermiş. Bakmayı ve görmeyi öğrenmemiz gerekiyor belki de.
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak
döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. “Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle, “Acı!” diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini
söyledi.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:
“Tadı nasıl?”
“Ferahlatıcı!” diye cevap verdi genç çırak.
“Tuzun tadını aldın mı?” diye sordu yaşlı adam.
“Hayır!” diye cevapladı çırağı.
Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
“Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.”
İpet Altınay
|