“Bilgisayarlarınızı on gün kapasanız?..”

Bu sözü İnan Kıraç’tan duyduğumda iç sesim hemen karşı çıktı. Teknolojiyi, hele iletişimi böylesine kolaylaştıran yüksek teknolojiyi yadsıyarak nereye varabiliriz ki? Yaşadığımız zorlukların, kaosun sebebi bilgisayarlar değil ki!
Bu yargılarla İnan Kıraç’ı dinlerken, birden satır aralarını farkettim.
Tabii ki büyük kolaylık bilgisayar ve İnternet. Yerine koyabileceğimiz daha hızlı ve pratik bir erişim yok. Dostluk ilişkilerimizden, yürüttüğümüz işin tüm inceliklerine kadar geniş bir yelpazede artık bilgisayarlar ve İnternet var. Gazetemizi de oradan okuyabiliyoruz, aklımıza takılan herhangi bir kelimeyi ya da olayı, o dünyayı tamamen saran devasa bilgi ağından çekip çıkarıyoruz. Canımız sıkılırsa komik sayfalara girip gülümsüyor, tavla oynayabiliyor, önemli bilgi dosyalarını çalışma arkadaşlarımıza anında gönderebiliyoruz.
Neredeyse on yıla (10 yıl ha?!) yaklaşan bu haftalık yazılar, son noktayı koyduktan bir-iki dakika sonra gazetenin havuzuna ulaşıyor artık. Ya eskiden? Yaz. Hatayı farket, yeniden yaz. Kağıda geçir. Gazeteye faksla. Onlar önce okusun, sonra dizgiye yollayarak yeniden yazsın. Hata oldu mu diye yeniden okunsun. Baskı aşamasına geçilsin. Saatler süren işlemler artık dakikalarla ölçülüyor.
Peki sorun nedir?
Bu teknolojiyi hayatımıza yerleştirirken vazgeçtiklerimiz olabilir mi?
“Artık hayatı bilgisayarlardan takip ediyorsunuz. Bir tuşa basıyorsunuz, ne sattığınızı görüyorsunuz. Öbür tuşla, siparişi gönderiyorsunuz. Bir tuşla, anlaşma imzalıyorsunuz. Ama görmüyor, duymuyor, dokunmuyorsunuz.”
Evet, galiba duyguları ve duygu paylaşımını gözardı ediyoruz. Üstelik farketmeden.
Mesai arkadaşımızın grip olup olmadığını bilmiyoruz. Eğer o söylemezse nasıl bilebileceğiz? Sesini duymuyoruz ki!
Eğer yüzünü görebilseydik, gözlerinden geçen bulutu farkeder, neyin var diye sorardık.
Dün geceyi uykusuz geçirip geçirmediğimi, bir yandan masamın başında işimi yaparken ateşimin yüksek olup olmadığını farkeden yok.
Düşünüyorum da, Kasım krizini, Şubat ayında anayasa fırlatıldığında anlayabilmemiz de belki bu yüzdendir. Hayatı, içinde değil, bilgisayar ekranlarından izlerken, kenarında gezindiğimiz krizin farkında olamadık, hissedemedik.
Elbette bilgisayarsız olmayacağız. Tıpkı televizyonsuz olmayacağımız gibi.
Ama televizyona esir olmak yerine, onu arada bir kapatıp, eskisi gibi hane halkıyla sohbet etsek… Elimize epeydir okumadığımız eski bir kitabımızı alıp özlem gidersek… Tanımadığımız, belki yüzünü bile görmediğimiz, komşumuzu kahve içmeye davet etsek… Yıllardır hatırlarını sormaya fırsat bulamadığımız akrabalarımızı telefonla arasak…
Ve bilgisayarları kapasak on gün kadar?
En iyi müşterilerimizi ziyaret edip hatır sorsak… Satış yapıyorsak, bayilerimize sürpriz bir ziyaret yapıp, “Kahveni içmeye geldim!” desek… Bankacıysak, elimize bir demet kır çiçeği alıp onca parasını idare ettiğimiz kişinin elini ayağını görsek… Elimizde sıcacık simitler, yıllardır çalıştırdığımız ama adresini bilmediğimiz, çalışma şartlarını ekranla takip ettiğimiz kişilere gidip, “Bugün öğle yemeği benden!” desek…
Yazımı yazıp mail’lemek yerine gazeteye gitsem… Yine mail’lerle hatırlarını sorduğum gazetedeki dostlarıma dokunsam…
Vakit mi kaybederim? Nereye koşuyordum ki?
Kaçırdığım kaç detayı farkederim kimbilir?! “Ee, daha daha ne var ne yok?”ların içinden neler neler çıkacaktır!
Muhtemelen birine iç sıkıntımı anlatıp, paylaştığım için ferahlayacağım. Bir kahkahayla bir başkasının enerjisini yükselteceğim. Kilo verdiğimi farkedenlere uyguladığım disiplini anlatacağım. Diğerine okuduğum kitaptan alıntılar aktaracağım. Farketmeden daha da bilgi yüklü olarak döneceğim bilgisayarımın başına.
Ve bir mail çekip; “Seni görmek öyle güzeldi ki!” diyeceğim.


İpet Altınay