Düşünüyorum, o halde var(ım) mıyım? Einstein bir toplantıda izafiyet teorisini anlatmaktadır. Konferansa katılanlardan biri: Einstein adama dönüp şöyle karşılık verir: Görmediğimiz şeyleri yok kabul edebilir miyiz? Gündüz ışığında yıldızları görmüyoruz diye onlar yerinde durmuyor olamaz değil mi? Düşüncelerimizi görebiliyor muyuz? Hayır! Ama düşüncelerimiz var. Görmüyor olmamıza rağmen ”var” olan düşüncelerimizin bir gücü olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette! O düşünceler bizi harekete ve eyleme geçiriyor. Düşüncelerimizin endişe ve üzüntü ile dolu olduğu zamanlarda depresyona bile girebiliyoruz. Yine o düşüncelerimizin bizi mutlu, sevinçli ve enerjik yapabildiğini biliyoruz. Demek görünmeyen “düşünce”nin bir gücü de var. Peki güç nedir? Tabii ki bir enerjiden bahsediyoruz. Atalarımızdan yadigar bir sürü atasözü, vecize var. Kem düşünce sahibini bulur. Düşünüyorum, o halde varım. Kendileri hakkında iyi düşünenler, iyi sonuçlar alırlar. Düşüncelerimizden sorumluyuz. Bu bilgilerin içeriğine farklı bir yaklaşımla bakalım şimdi. Düşünürken vibrasyon şeklinde bir dalga yayınlıyoruz. Tıpkı radyo dalgaları gibi. Binlerce insan düşünüyor ve binlerce dalga yayınlıyor. Yine tıpkı radyo örneğinde olduğu gibi, eğer radyomuz kapalı ise bu dalgaları algılayamıyoruz. Ama o dalgalar yok demek değildir bu. Algılamıyoruz diye onlar bize ulaşmıyor demek doğru değil. Sadece bilincimize ulaşmıyor. Radyomuzun istasyonunu hızlı bir şekilde çevirirsek, yüzlerce sesin, melodinin, mesajın algımıza sunulmak üzere yayın halinde olduğunu farkederiz. Ama biz seçtiğimiz istasyonun dalgalarına maruz kalır ve oradaki mesajı dinleriz. Düşüncelere dönecek olursak, bize ulaşan bir düşünceyi anlayabilmek için, onun yaydığı vibrasyona açık olmamız gerek. Düşünceyi üreten kişi, konuşan bir kişiye benzetilebilir. Konuşan kişinin sesi, kendinden çıkıp etrafa dağılan ve sözünü uzaktaki insanlara ulaştıran ses dalgaları meydana getirir. Eğer ses güçlüyse ve söyleyiş biçimi açık seçikse katedilen mesafe de büyük olur. Zayıf ve kararlılıktan yoksun bir düşünceye kıyasla çok daha uzak mesafelere ulaşabilen güçlü bir düşünce için de aynı durum geçerli. Unutmamalı ki, düşünce dalgası da, tıpkı bir ses dalgası gibi, zihnen başka konularla meşgul olan dalgın bir insanın yanından onu etkilemeden geçip gidiverir. Düşünürken bir vibrasyon yayıyorsak, farkında bile olmadığımız halde, bir propaganda yaptığımızı kabul etmek zorunda değil miyiz? Peki ne düşünüyoruz? Yani nasıl bir propaganda yapıyoruz? Sevdiklerimize yönelttiğimiz sevgi ve esirgeme dolu düşüncelerimiz, onlar ne kadar uzakta olursa olsun, koruyucu bir kalkan gibi onların etrafını kuşatır ve korur. Tıpkı yavrusu için dua eden annelerin koruyucu düşünceleri gibi. Negatif düşünceleri yönelttiğimiz zaman da durum farklı değil. Büyü dedikleri bu olsa gerek. Negatif düşünce dalgaları hedeflediği kişi veya olaylara eninde sonunda ulaşıyor. Ama kişi veya olay bu negatif dalgaya karşı duracak kadar güçlüyse veya o frekanslara kapalı ise, vibrasyonlar sanki bir duvara çarparak geri dönüyor. Geri döndüğü yer ise düşünceyi üreten merkez. Hiçbir enerji kaybolmadığına göre, eninde sonunda kendi yaydığımız frekanslar, iyi de olsa, kötü de olsa orijinaline, yani yine bize dönüyor. Düşüncelerimizden sorumluysak, başımıza gelen her şeyden de biz sorumluyuz demektir bu. Düşüncelerimizi yönetmek de elimizde üstelik. Bir de toplu düşüncenin gücünü farketsek! Şimdilerde toplumsal olarak negatif düşünce üretiyoruz sürekli. Bunu aksine çevirerek, pozitif düşünmek ve gelişecek olayları etkilemek mümkün. Bu yaklaşım ilginizi çektiyse, M. Reşat Güner’in, çoğunlukla hermetik bilgilerden ve Papus’ün kitaplarından derlediği “Okültizm / Tarih Boyunca Gizli Bilimler” adlı kitabı (Ege Meta Yayınları, Tel: 232 / 421 44 49) mutlaka okumalısınız.
|
|---|