Teşekkürler güneş!

Kışın ortasında, olmadık zamanda sıcak ve parlak yüzünü gösteren güneş, biz insanları ne kadar da olumlu etkiler. Bu olumlu etkinin güneşe bağlı olduğunun çokça farkında olmasak da yüzümüzde bir gülümseme ile güne daha enerjik başlarız.
O güneş ki yazın zaten hep vardır ama beraberinde yükselen ısı ve nem ile birlikte kışın yaptığı o olumlu etkiyi yapmaz her zaman. Hareketlerimiz gevşer, üzerimize bir ağırlık ve yavaşlık çöker.
Ama o beklenmedik zamanda, gri bulutlara alışmışken, soğuğa karşı kalın yünlülerle önlem almışken, birden en parlak haliyle karşımıza çıkınca… İçimizde de sanki bir kelebek uçuşmaya başlar.
Ama hiç aklımıza güneşe teşekkür etmek gelmez. Çünkü o hep vardır. Hayatımızda zaten var olan değerlere veya değerli şeylere / insanlara şükretmek için onları kaybetmemiz neden gereklidir acaba?
Doğayla içiçe yaşayan nadir toplumların dışında, biz -medeniyet denen tek dişi kalmış canavarın sarmaladığı yaşamın içinde kavrulup yaşayan- insanlar için güneşin ne önemi var ki? O her sabah doğar, her akşam batar. Ertesi sabah yeniden doğar, ta ki akşam batana kadar oradadır. Gayet sıradan ve önemi olmayan bir durum işte!
Aslında güneşi farketmemin çok uzun bir geçmişi yok. İki sene önce bir yaz akşamı Antalya’da Talya Oteli’nin denize bakan terasında içkilerimizi yudumluyoruz Yasemin Boran ile birlikte. Batmak üzere olan güneş kırmızının tüm tonlarını denizin, falezlerin ve bulutsuz gökyüzünün üzerinde dolaştırıyor. Sohbete ara verip bu doyumsuz güzelliği seyrederken, Yasemin birden “Kalk, güneşi uğurlayalım!” dedi.
Ayağa kalktık, batan güneşe doğru döndük. Tabii diğer masalar bize bakıyor. Ben yan gözle hem diğer masalara, hem Yasemin’in ne yaptığına bakıyorum. Durumu komik bulmaya başladım ki, ne yapacağımı bilmediğimi anlayan Yasemin duyabileceğim bir ses ile, “Önce üç kez derin nefes al ve ver, aklından tüm düşünceleri at ve sadece güneşi düşün.” dedi. Sonra mırıldanmaya başladı:
“Gün boyu bizimle olduğun, günümüzü, içimizi aydınlattığın için teşekkürler güneş! Şimdi başka yerleri aydınlatmak üzere gidiyorsun. Yarın sabah ışığınla yeniden buluşacağımızdan, karanlığa güven içinde teslim oluyoruz. Yolun açık olsun!”
Önce biraz komik bulmama rağmen, etkilenmiştim. Meraklı bakışlar arasında yerimize dönünce ”Neydi bu?” diye sordum. Güneş meditasyonu da denilen, özellikle doğu kültürlerinde uygulanan sabah doğan güneşi selamlama, akşamları ise batan güneşi uğurlama seremonilerinden söz etti.
İstanbul’a döndükten birkaç sabah sonra, gün doğmadan az önce tesadüfen uyanınca güneşi selamlamaya karar verdim. Yüzümü doğuya döndüm. İlk pembe ışıkları bekledim. Nefeslerimi aldım, verdim. Selamlama sözlerimi söylemeye çalışırken, aklımda hiçbir şeyin bulunmadığını farkettim. Ne diyecektim ki ben? Güneş hızla doğuyor ve pembelikler kırmızıya dönüşüyordu. Telaşlandım, hemen birşeyler söylemem gerekiyordu.
N’aber lan güneş? deyip alelacele yatağıma dönüp uyumaya devam ettim.
İncelikleri farketmeden ve derinine düşünmeden basmakalıp bilgileri uygulamaya kalkınca böyle komiklikler oluyor işte. Başka sabahlar ve akşamlarda güneşin doğma ve batma dakikalarında, gözümü, kulağımı ve zihnimi iyice açıp, çevremde olan biteni incelemeye başladım.
Doğa zaten güneşi her sabah selamlıyor ve her akşam uğurluyordu. Kuşlar güneşin gelmesine yakın cıvıldamaya başlıyor, kedi ve köpekler uyanıyor, ağaçlar ve bitkiler güneşin doğuşuna doğru yüzünü dönüp gerinmeye başlıyordu. Evet, yaşam başlıyordu.
Ve her akşam güneş batarken kuşlar evlerine doğru kanat çırpıyor, yapraklar kapanıyor, doğa ertesi sabaha kadar dinlenmek üzere kendi içine çekiliyordu.
Hoşgeldin güneş! Sana ve senin iyileştirici, güzelleştirici ışığına teslim ediyorum kendimi. Günümü, yolumu, aklımı, içimi aydınlat. Teşekkürler güneş!
Bunu içtenlikle söylemek ve güne gülümseyerek başlamak hiç de zor değilmiş.
Şükretmek zor değil. Ama şükredebilmek için “farkedebilmek” gerekiyor. Doğan güneşi, yağan yağmuru, esen rüzgarı, içebildiğimiz bir bardak suyu, acıktığımız zaman önümüze gelen bir tabak yemeği farkedebilmek…
Evdeki bitkileri, sokaktaki tüm hayvanları, etrafımızda sevdiğimiz ya da sevmediğimiz bir yığın insanı. Ve herşeyi birbirine bağlayan güçlü bir bağı; sevgiyi…
Canlı ya da cansız, bizim için “var” olan her şeyi önce farketmek, ardından şükretmek… Bu küçük başlangıç büyük bir girişimin ilk adımı.
Var olan her şey ile ve kendinizle iletişimin.
Teşekkürler yaşam!


İpet Altınay