Karanlık tarafımızla yüzleşmek

Doğada ve evrende herşey zıddıyla birlikte bulunuyor. O zıtlıklar bir araya gelince artık bir “bütün”den bahsedebiliriz.
Bütün olmak ise tam olmak, eksiksiz olmak, bir olmak demek, öyle değil mi? Kim istemez bütün olmayı?
Oysa hepimiz bu yaşam tuzağında, ne yapıp ne edip, bir tarafı seçiyoruz. En azından ya erkeğiz ya da kadın. Erkek olunca hemen bir taraf haline gelip “Biz erkekler” (ya da “Biz kadınlar”) diye başlayan argümanların arkasına sığınıyoruz. Tüm o cinsiyeti taşıyanlar adına ileri geri konuşabilme cesareti cahillikten geliyor olabilir mi?
Genç isek yaşlıyı anlamayı reddediyoruz. Beyaz tenli isek, zencileri. Sağlıklı isek, hastayı.
Ve biz asla bir bütün olmaya çalışmıyoruz.
Bir problem ile karşılaştığımızda onu çözebilmek için doğaya bakmak gerekir deniyor. Oysa biz insanlar yaşadığımız problemin içinde öylesine boğuluyoruz ki, çözümün belki de yanıbaşımızda olduğunu göremeyecek kadar kör hale geliyoruz.
Bazen de düşünmüyor değilim; yoksa o problemleri de biz mi uyduruyoruz? Çünkü doğaya baktığım zaman ortada, çözümü zaten içinde olmayan bir problem göremiyorum. Evet, belki de problem dediğimiz şey; doğal olan bir şey değil, insan yapısı, insanın uydurduğu bir şey. Bu gözlük ile bakınca ortaya komik bir durum çıkıyor: Problemi biz uyduruyoruz, ama çözümünü uydurmayı unutuyoruz.
Çünkü bu medeniyette, bu bilgilerle doğan bizler doğadan çok uzak yaşıyoruz. Dolayısıyla doğal olmayan bir hayat yaşıyoruz.
Doğada ve evrende herşey zıddıyla birlikte var ise, aynı durum insan için de geçerlidir. Gece ve gündüz, kış ve yaz, dişi ve erkek, sıcak ve soğuk, ak ve kara…
Sayabileceğimiz tüm zıtlıklar bir araya gelince adı başka bir şey haline gelen “bütün”ü oluştururlar. Kadın ve erkek dediğimiz, bir araya gelince “insan”dır artık.
O insanın da bir aydınlık tarafı vardır, bir de karanlık.
Karanlık tarafımız, biz insanların içinde bir yerlerdeyken, biz ondan kaçarız. Sanki hep aydınlıkmışız gibi düşünür ve davranırız. Eğer insan dediğimiz sadece “aydınlık”tan meydana gelseydi… Katiller, sapıklar, sadistler, teröristler insan değil mi?
Ya da kendimizi çok sevgi dolu, aydınlık bir insan diye tanımlıyorsak, iğrenç bulup, korktuğumuz bir böceği ayağımızın altında ezerek öldürdüğümüzde… Bu dürtünün hangi aydınlık tarafımızdan geldiğini merak bile etmiyor muyuz?
Karanlık tarafımızdan kaçıyoruz çünkü. Yüzleşemiyoruz.
Yüzleşebilseydik… Hapishanelerde ölüm orucuna yatanlardan kaçmazdık. Küçükarmutlu diye bir semtin var olduğunu içsel olarak inkar etmezdik. Küçükarmutlu’da nöbet tutan Terörle Mücadele ekibinin kahvaltı edemeyecek kadar meteliksiz olduğunu gözardı etmezdik.
Sabah Gazetesi yazarı Nuriye Akman, yeni çıkan “Yüzleşme” adlı kitabında (Benseno Yayınları, 212 / 528 23 57) tam 246 sayfa boyunca karanlık tarafımızla yüzleşmiş.
“Birbirimize bu kadar uzak durmayalım. Durumun vehametini uzaklığımız büyütüyor. Gelin akları kirletelim, karaları ağartalım. Gri alanlarımızı büyütelim. Birbirimize gönlümüzü vermek ağır geliyorsa, bari kulaklarımızı verelim. Birbirimizi dinleyelim. Gözbebeklerimizin içine içine bakalım.” diyor Nuriye Akman.
Ben de diyorum ki, hiçbirimiz taraf değiliz. Ne açlık grevine yatanlar, ne yetkili değimiz hükümet görevlileri, ne emniyet güçleri. Birisini tutmamız ya da bir fikir yürütmemiz gerekmiyor. Çünkü hepimiz insanız. Birbirimize yansıyor, birbirimizi tamamlıyoruz ve bütün haline geliyoruz.
Hükümet de benim. Polis de benim. Ölüme yatan da benim. Kendimden nasıl kaçarım?


İpet Altınay