Muzip dürtüler

Yolda gidiyorsunuz. Birden yan arabadaki adamın size gözlerini diktiğini farkediyorsunuz. Rahatsız oluyorsunuz. Ne yaparsınız?
Pek çok şey yapabilirsiniz ama klasik olan kafanızı çevirmenizdir. Ama bu çok pasif bir yöntem değil mi?
Önerim dilinizi çıkarmanızdır.
Tabii bu hanımlar için bir örnekti. Erkekler de, iş yerinde abuk subuk konuşan patronlarına sinirlenince dilini çıkarabilirler.
Başlığımızın içinde nasılsa “muzip” diye bir kelime var. Öyleyse devam edelim.
Hepimizin içinde, derinlerde bir yerde gizlenmiş bir çocuk var. Artık büyüdüğünüz için, çok ciddi, hatta asık suratlı biri olabilirsiniz. Evet hayat da artık eskisi kadar kolay değil. Hiç değil! Ama bunların hiçbiri, oralarda bir yerde bir çocuğun bulunduğunu unutturmasın size.
Hem çocukların yaptığı herşey affedilir öyle değil mi? Büyükleri ise affetmek kolay değildir. Çünkü onlar ciddidir.
Çok ciddi ve sıkıcı bir toplantıdasınız diyelim. Ama içiniz hiç de orada olmak istemiyor. Dalmış gitmişsiniz. Birden herkesin gözlerinin üzerinizde toplandığını farkederek geri dönüyorsunuz toplantı odasına. Belli ki bir soru sorulmuş size, cevabınız bekleniyor. Soruyu bir daha tekrarlamalarını istemeniz olası tabii ama çok sıkıcı. Gözlerinizi şaşı yapmanızı tavsiye ederim. Farketmezlerse elinizle nanik işareti de yapabilirsiniz.
Ya da birden göğsünüzü yumruklamaya başlayıp “Ahyyyaaakkk!” diye de bağırabilirsiniz.

İstanbul kar yağışına yenik düştü bu ara. Türkiye’nin her yerinde kar yağıyor ama İstanbul’da yağınca… Malum! Gündem kar oluyor.
İşe gidememek neyse de, evden çıkamamak belli bir süre sonra insanı neredeyse çıldırtıyor.
Durum Bebek’de biraz farklı. İstanbullular bilirler, yılların Bebek Kahve’si vardır hemen caminin yanında. Bebek ve civarında oturanlar ikinci evleri olan Kahve’de toplanmışlardı kar boyunca. Orada Türkiye kesitini görmek de mümkün. Mesela ekonomik kriz boyunca işinden ayrılanların pek çoğu “home office”lerini, “kahve office”e çevirmişlerdi. Düşünsenize, önünüzde çayınız, kahveniz, gazeteniz ve deniz manzarası, elinizde bir cep telefonu, masanızda da bir Laptop. Neyiniz eksik borsayı izlemek ya da iş görüşmeleri yapmak için?
Karlı bir sabah kahvaltımı etmek için gittim Kahve’ye. (Unutmadan söyleyeyim, birkaç çay ya da kahve ve sigara içmeden kafam ayılmaz bir türlü, konuşamam bile.) Paltomu askılığa astım. Birlikte kahvaltı edeceğim Oya Küçümen’in masasına doğru hareket ettim diye devam etmem gerekir. Ama hayır! Askılığa biraz abandım mı nedir, üzerindeki tüm paltolarla birlikte askılık, hemen altında oturan adamın kafasına güm diye indi.
Gözlerini kapamış, kafasını acıyla içine doğru çekmiş adam ile elleri hâlâ yukarıda duran uyanmamış görüntülü kadının donmuş karesini Oya yetişerek bozdu. Beceriksizce özür dilemelerim, gözlerini bir türlü açmayan sinirli adam, bu nasıl düştü diye boş boş yerinde durmayan askılığa bakışım, Oya’nın ortalığı kurtarmaya çabalaması, hepsi birbirine karıştı. Yan masadan muzip bir başka adam, “Hastaneye mi götürsek?” diyor. “Ne yapacağım şimdi?” diye soruyorum Oya’ya. “Başını öp geçsin!” diyor. Adamın başına bir an baktım ama yine de tanımadığım birinin başını niye öpeceğim konusunda kendimi ikna edemedim.
Süklüm püklüm döndüm masama. Alelacele kahvaltımı ettim. Oya ise adamın başına buna benzer daha nelerin geldiğini anlatıp vicdanımı dalgalandırmaya devam ediyor. Neyse bir süre sonra kendime geldim. Leylak rengi bir peçeteyi çiçeğe benzetip, çantamdan hiç çıkarmadığım mor toplarla dolu tokayı ortasına kondurup, isminin Melih olduğunu öğrendiğim kişinin masasına gidip kendimi affettirdim ve tatlıya bağladık hadiseyi.
Şimdi düşünüyorum da, herkesin başına gelebilecek minik bir kaza bu. Fazla ciddiye almasaydık da olabilirdi. Gerçekten sarılıp tanımasam bile adamın başını öpebilirdim, o anda tatlıya bağlanabilirdi iş.
Ya da dil çıkarabilirdim veya gözlerimi şaşı yapabilirdim. Kocaman insanlar değil de çocuk olsaydık eminim buna benzer bir şey yapardık.


İpet Altınay