Sonsuza dek süreksizlik
Fırtına patlak verdiğinde yağmur ve rüzgar toprağa dökülür. Yapraklar altüst olur, dallar kırılır, hatta sert granit bile aşınır. Ne var ki böylesine kuvvetli rüzgârların bile etkilerini bütün bir gün sürdürmeleri pek nadirdir. Boşalan inanılmaz güce rağmen fırtına devam etmez.
Göğün işleri bir gün bile sürmezken insanın işleri daha kalıcı olabilir mi? Hükümetlerin birkaç yıldan fazla işbaşında kalmaları pek nadirdir, toplumsal kurallar sürekli altüst olur, aileler yok olur, kişisel ilişkiler yozlaşır, kişinin kariyeri tepetaklak olur. Bugün dünyanın en önemli anıtları bile hava kirliliği ve bakımsızlıktan tahrip olmaktadır. Hiçbir şey kalıcı değildir. İnsanın başlatıp, yoluna koyduğu hiçbir olayın sonsuza kadar dek sürmeyeceği bilinen bir gerçektir.
Tüm çabalarımız geçicidir. Var olan güçlerden ödünç alırlar, doğal olayların akışını izlerler ve o durumun getirdiği koşullara uyarak silinirler. Şeylerin geçici doğasının farkına vararak onunla uyum içinde olmak en iyisidir. Dünyanın bu kısacık ömürlü doğasını anlamak en büyük kazanç olabilir.
(365 Günün Taosu, Deng Ming-Dao, Dharma Yayınları, Sayfa 47, Tel: 212 / 512 81 21, Faks: 212 / 512 50 21)
En sevdiğiniz çiçeğiniz gün gelip kurumadı mı? Bayılarak satın aldığımız ayakkabı zamanla eskidi, ayağımızın ve adımlarımızın şeklini aldı, boyası matlaştı, çöpü boyladı.
Doğduğumuz ev belki de durmuyor eski yerinde. “Sonsuza dek” diye başlayan aşklar, sadece bir fotoğraf karesi gibi hafızamızda bir yerlerde çakılı kaldı.
Çocukça kahkahalarımız, zamanla dudak boyasının sınırlarıyla suni bir görüntüye dönüştü, gün geldi zamanın çizgileriyle buruştu.
Aklımızın ucuna bile gelmezken, sevdiğimiz, güvendiğimiz insanlar yaşamlarını yitirdi.
Acıklı gibi gözüküyor, değil mi?
Aslında hiç de değil.
Ne çiçekler tükendi, ne de ayakkabısız kaldık! Başımızı sokacağımız bir ev hep oldu. Ah, aşksız yaşanmaz ki!
Her şekilde güldük. Yaşantımızda hep sevdiğimiz insanlar var oldu.
Evet, en şiddetli fırtına bile, bir, bilemediniz iki gün sürdü. Kar yağdı, yağmur yağdı, güneş açtı. Ama hiçbiri sürmedi.
Bir süreksizlik var. Ama bu süreksizlik, büyük resimden bakınca müthiş bir “süreklilik” içinde yer alıyor. Tırnaklarımız uzuyor, küt diye kırılıyor, kırılan tırnak yeniden uzuyor. Yerine gelen tırnak, eski tırnak değil, ama o bir “tırnak”! En acı gün bile akşama varıyor, bitiyor, yeniden gün doğuyor. Aynı gün değil ama günler tükenmiyor.
Bazen göz açıp kapatıncaya kadar geçen bir insan ömrü, “kahır çekmek” söz konusu olunca bitmez tükenmez gibi görünüyor. Oysa değil bir insan yaşamı, ne medeniyetler geçti yeryüzünden.
Bu sonsuz süreksizlik içinde, hangi sıkıntımızı, korkumuzu, öfkemizi ya da endişemizi ebedileştirebiliriz ki? En güçlü fırtına bile bir-iki gün sürmezken… Doğa, dört mevsim içinde yer alan iyi veya kötü tüm olayları, onları “iyi” ya da “kötü” diye yargılamadan kabul ediyor. Oysa insanoğlu; önce “kötü” diye yargılıyor, ardından “kötü”nün etkisini yaşamı boyunca içinde bir yerde tutuyor.
Sorunlarımızı hamal gibi taşımak yerine, doğaya bir göz atsak? Doğal akışı izlesek?
Yaşamın ve yaşamanın her tarafında ve her anında müthiş bir haz var. Her gün yeni bir keşfe çıkmak için, hiçbir zaman geç değil.
“Bitirişin ardından doyum gelir.
Doyum özgürlüğü getirir.
Özgürlük devam etmenizi sağlar.
Ölüm bile gerçek bir bitiş değildir.
Yaşam sonsuz bir devamlılıktır.”
İpet Altınay
|