Haydi bir oyun oynayalım!
Etrafınızdan, hatta kendinizden bile biliyorsunuzdur. Kabaca ayırmak gerekirse, iki tip insan vardır; yaşama olumlu bakanlar ile olumsuz bakanlar. Yani, klasik deyimle, önünde duran bardağa, yarısı boş diyenler ile yarısı dolu diye niteleyenler…
Kimileri, bu hayata keder çekmeye geldiklerini düşünürler. Kimileri ise karşılaştıkları keder dolu anlardan bir an önce kurtulmak ve yeniden başlamak isterler.
Siz hangisisiniz diye sormak niyetinde değilim. Zira her insanın bu iki zıt eğilimi de içinde barındırdığına inanıyorum. Ancak her birimizin yaptığı tercihler; iki taraftan birinin içine girmemize neden oluyor.
Hayata bakışımızı ve davranış ile düşünce biçimimizi değiştirmek kolay değil, ama imkansız da değil.
Haydi bugün bir oyun oynayalım! Yaşımızın, içinde bulunduğumuz durumun ve statümüzün ne olduğuna bakmaksızın oynayalım.
Oyunun kuralları çok basit. Her şeyden önce, tek kişilik bir oyun bu, yani kendinizin dışında hiç kimseye ihtiyacınız yok.
Aklınıza son zamanlarda başınıza gelmiş en kötü şeyi düşünün. Gözlerinizi kapatın ve size en çok keder veren hadiseyi tekrar tekrar içinizde yaşayın. Kendinize hiçbir sansür koymayın, duygularınızı durdurmaya çalışmayın. Endişe, öfke, kendinize acıma, şiddet uygulama dürtüsü, hayal kırıklığı, keder, hatta gözyaşı… Lütfen mümkün olduğu kadar durumun en negatif özelliklerini düşünün. Dibine kadar inin o negatifliğin.
Şimdi küçük bir mola verin, bir kahve alın kendinize, mümkünse bulunduğunuz mekanı değiştirin ve başka şeylerle meşgul olun.
Mola sonrası, aynı mekana gidip, o en kötü olayın bir de olumlu taraflarını düşünün. Sanki biraz önce ağlayan, kederlenen, hırslanan ve endişelenen siz değilmişsiniz gibi, içinizdeki o zıt insanı uyandırıp farklı düşünmeye çabalayın. En kederli olayın bile kesinlikle olumlu bir tarafı ya da tarafları vardır. Salt o pozitif gözlükle bakın şimdi yaşantınıza.
Oyunun kuralları bu kadarcık işte! Eğer tamamen kendinize dürüst bir şekilde oynadıysanız bu oyunu, hayatı ve bakış açısını değiştirmenin ne kadar kolay olduğunu da gördünüz demektir.
“Keder gelip bizi bulduğunda, o keskin acı her şeye siner. Bilgeler yaşamın bir yanılsama olduğunu söylerler, fakat yine de bu, hayatın acılarla dolu olduğu gerçeğini değiştirir mi? bırakın da kederlenelim; bizi insan yapan bu duygu değil de nedir? Yaşamın kendisinin bir düş, bir yanılsamadan ibaret olduğunu gerçekten anlarsak, ne üzüntü ne de acı duyarız.
En ağır olanı başkalarının acılarına tanık olmaktır. Kendi üzüntülerimiz, kederlerimiz kaderin tutsağı olan kişilerin çektiklerinin yanında hiç kalır. Kendi yaralarımızı sarmak daha kolaydır; çünkü acı yüreğimizi iyice dağladığında çözüm yolları üretebileceğimizin çoğunlukla farkındayızdır. Başkalarına yardım edememek ne kötü. En büyük acı, çaresizlik içinde acı çeken sevdiklerimizi görmektir.
Bizi üzen bir durum karşısında, yapabileceğimizin en iyisi gücümüzü yitirmemeye çalışmaktır. İçinde bulunduğumuz kötü koşulları başka insanlarla paylaşarak ya da yolculuğa çıkarak değiştirebiliriz. Yolculuk ve paylaşım da bir işe yaramazsa, tavrımızı açık bir şekilde ortaya koyup, ona göre harekete geçmeliyiz. Her şey gibi hüzün de geçicidir. Eğer hüzün ve mutsuzluk yaşantımızda yer alsın istemiyorsak, o zaman bu duyguların özünü aşmalıyız.
Yağmur eriğin taç yapraklarında dağılır gider;
Ağlamak soldurur toprağı.
Sense sığınırsın bir dam altına
Ve güneşin açmasını beklersin.”
(365 Günün Taosu, Deng Ming-Dao, Dharma Yayınları, Sayfa 61, Tel: 212 / 512 81 21, Faks: 212 / 512 50 21)
İpet Altınay
|