İtalya, Rönesans, Galatasaray ve eve dönmek…

Bilmem bu düşünceme katılır mısınız? Gidilen, gezilen yer dünyanın en güzel yeri bile olsa, insan kendi yaşadığı ülkeye, şehre ve evine dönünce bir başka mutlu oluyor.
10 günlük bir İtalya seyahatinden geceyarısı İstanbul’a dönünce toprağı öpesim geldi. İnsan yapısında çok güçlü olan aidiyet duygusuyla ilgili olmalı bu.
Aidiyet demişken ve tam yeri gelmişken Galatasaray’dan bahsetmek gerekiyor.
Başka bir ülkeye gittiğinizde, vatandaşı olduğunuz ülkeyi, mensubu olduğunuz dini ve sahip olduğunuz mesleği temsil etmek gibi bir görevle yükleniyorsunuz. Bunun gönüllü olmakla ilgisi yok, mecburen temsilci konumuna geçiyorsunuz. Son dönemde kırmızıya boyattığım saçlarımla mecburi temsilciliğimi fevkinde yerine getirdiğimi ve Türk kadını hakkında olumlu izlenimler bıraktığımı belirteyim hemen.
İşin espirisi bir yana, Türkiye ve İstanbul deyince karşınızdaki insanın anında “Şiş kebap, raki” diye artık geyik haline gelen, ülkeniz ve şehriniz hakkındaki ilk izlenim kelimelerinin yerine “Galatasaray” geçmiş. Bunun böyle olduğunu okuyorduk, biliyorduk elbette ama canlı olarak yaşamak insanı etkiliyor.
Takım tutmuyor olmama rağmen, mezun olduğum lise nedeniyle Galatasaray Camia’sının bir mensubu olarak iftihar ettiğimi belirtmeliyim. Ancak her Türk vatandaşının, ister koyu Fenerli, ister fanatik Beşiktaşlı olsun, aynı duygularla dolacağından eminim. İnsan mensubu olduğu bir toplumun başarısından gurur duyuyor.
Taksi şoföründen, garsona, iş dünyası üst düzey temsilcilerinden sokaktaki adama kadar herkes Galatasaray’dan bahsediyor. Hele İtalya gibi futbola meraklı bir milletin Galatasaray’dan gözleri parlayarak bahsetmesi hakikaten sevindirici. Tabii ikinci olarak konu hemen “İmparatore Terimi”ye geliyor. Ve koyu bir futbol muhabbetinin içinde kaybolup gidiveriyorsunuz. Eğer adamlar kendini kaybetmeyip, sohbet düzgün bir şekilde başka konulara da girse, belki sıra Tarkan’a falan da gelebilir ama, İtalyanlar’ı futboldan alıp başka bir yere götüremiyorsunuz.
Allahtan Galatasaray Spor Kulübü’nün başında artık Özhan Canaydın ve ekibi gibi güçlü ve aklı başında bir grup var. Zira böylesi bir tanınmışlığı, zaafı ve sempatiyi yakalamışken, hem Camia, hem de ülke adına yapılacak çok iş olduğunu ve bunun bir keyiften öte büyük bir sorumluluk olduğunu onlar kolaylıkla algılayabilirler.

1 hafta Roma, 1 gün Floransa ve 2 gün Venedik’ten sonra İtalya için duyduğum ilk duygu -malesef- “kıskançlık” oldu.
Adamlar tarihlerine sahip çıkmışlar. Bu üç şehirde de, özellikle Floransa’da, kendinizi müzede gezer gibi hissediyorsunuz. Evet, tamam; rönesans bu ülkede doğmuş. Ama hiç mi yıpranmamış kardeşim! Bu tarihi binalar bizde olsa çoktan yıkıp gökdelenleri dikmiştik yerine. Ya da en iyi ihtimalle, yıkmazdık belki ama zamana ve kendi kaderine bırakırdık. Oysa bizim sahip olduğumuz topraklardan ne medeniyetler geldi geçti. İnsanın içi acıyor.
Son sözü Venedik ile bağlamak istiyorum. Eğer bir gün, kendinize ve sevdiğinize bir ödül vermek isterseniz, o büyülü şehirde, özellikle San Marco Meydanı’nda bir kahve içmelisiniz. Rönesans mimarisinin çerçevelediği bu meydanda, sürekli çalan klasik müzik orkestralarının eşliğinde tüm hücrelerinizin yenilendiği duygusuna kapılabilirsiniz.
Ama, her şey bir yana, en güzeli “eve dönmek”ti.


İpet Altınay