Karınca Adası’ndan Erzurum tabyalarına

Kitap okumayı bir tür sihire benzetiyorum. Bulunduğunuz mekandan, zamandan ve ruh halinden bir başka yere, zamana ve başka insanların yaşamının içine ışınlanmak düpedüz bir sihir ya da büyü değil de, nedir o halde?
Büyünün gücü, kitabın konusuyla ve yazarın kabiliyetiyle düz orantılı. Hikaye ya da anlatım ne kadar güçlü ise, okurun düşünsel seyahati o kadar hızlı ve keyifli oluyor.
Son zamanlarda vasat hikayeler ya da yazarın manik depresif sorgulamalarıyla dolu bir yığın kitap moralimi bozmuşken, Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikayesi” kitaplarıyla kendimden geçtim.
Belki kitap demek doğru değil. Eğer ciltlenmiş pek çok sayfadan oluşan ve bir kapağı bulunan kağıtların tümüne “kitap” deyip geçiyorsak, Yaşar Kemal’in bu eserlerini belki de destan diye adlandırmak daha doğru olur.
15 gün içinde okuduğum Bir Ada Hikayesi’nin ilk iki kitabı “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” ile “Karıncanın Su İçtiği” (Adam Yayıncılık, Tel: 212 / 293 41 05, Faks: 293 41 08) sayesinde, Kurtuluş Savaşı’nın bittiği ilk günlerde Karınca Adası’na gittim. Yepyeni arkadaşlar edindim. Kimisini çok sevdim, kimisine öfkelendim, bazıları canımı sıktı.
O kadar çok balık tuttum, mor şaraplar içtim, ada halkına ziyafetler çektim, yemek sonrası ağacın altında biraz kestirdim, mırıltılı sohbetler arasında arkadaşlarımın yaşam hikayelerini öğrenip kendimden geçtim ki, İstanbul’daki evime her dönüşümde kendimi başka türlü dinlenmiş, arınmış ve doymuş hissettim.
Karınca Adası’nın manzarası ve o müthiş doğa içindeki sade yaşam belki de yıllardır özlemini çektiğim şeylerdi. Bazen İda Dağı’nı seyrederken uyuyakaldım, kimi zaman tek başıma adada dolaştım gün boyunca. Mor menekşelerin kokusuyla başım döndü. Korkarak yılanları takip ettim, kimi zaman küçük mavi kuşun peşine takılıp, uçtum, uçtum, adama geri döndüm. Adamın kedisi de beni yalnız bırakmadı doğrusu, ben de onu hiç aç koymadım.
Gerçek dostları tanımak ise en büyük ikramiyeydi. Arkadaşlarımın acılı hayatlarının içine girdim, içim acıdı, ama öğrendim ki her sabah güneşin doğumuyla insan yeniden doğar.
Savaşın her türünden bir kez daha nefret ettim. Sebebi ne olursa olsun, kazanan ya da kaybeden kim olursa olsun, canlıların katliamından tiksindim. Bir insanın, tek bir insanın ne denli değerli olduğunu yeniden anımsayıp, Rum, Ermeni, Çerkez, Türk, Arap tüm insanları coşkuyla kucakladım.
Zihinsel seyahatimden sonra, bu kez bedenimi de alıp Erzurum’a gittim. Kuşkusuz zihnen bir yerlere gitmek daha zahmetsiz, ama çıplak gözle görmenin de hazzı başka türlü.
Erzurum gezime, Karınca Adası’nda öğrendiklerim de eşlik etti. Yaşar Kemal’in Fırat’ının doğduğu yeri gördüm. Onca yeri dolaşan koca Fırat, içine onca kanın aktığı, gezdiği yerlerde nice medeniyetlere şahit olan Fırat Nehri, işte gözlerimin önünde, şu karşı dağın tepesinde doğuyordu. Bembeyaz, incecik bir çizgi şimdilik, ama yolu uzun.
Erzurum Anadolu’nun Orta Asya’ya açılan kapısı. Ve İpek Yolu buradan geçiyor. Dağlarla çepeçevre bu çanak şehire eskiden 500 kervan girer çıkarmış. Şehirden dağlara, dağlardan şehire bakmak insana heyecan veriyor. Ama ne kadar baksanız, tabyaları göremiyorsunuz. Oysa dağlar bir dönem şehri koruyan yer altı askeri garnizonlarla dolu. 1700’lü yıllardan kalan bu tabyalar şimdi tarihi eser niteliğinde. Serinlik ve sessizlik insanın içini ürpertiyor, uykuda katledilen askerlerin çığlıkları aksediyor sessizliğin duvarlarında.
Yaşar Kemal bunu yapmayacaktı. Karınca Adası’na zorla götürmeyecekti beni. Yaşamın, doğanın, dalga sesinin, mor menekşenin kokusunun büyüsüyle ve o güzelim insanlarının gülümsemeleriyle, insanın ruhunu zedeleyen savaş ve katliamı yan yana getirmeyecekti. Tek bir insanın acısının da, o tek bir insanın coşkusunun da zamansız ve mekansız bir şekilde ve böylesine güçlü sirayet edebileceğini öğretmeyecekti.
Yıllar öncesinin artık yaşamayan insanlarının duyguları bugünlere kadar gelip hücrelerimize kaydolabiliyorsa, bu bir büyü olmalı.



İpet Altınay