Düzenin dışında kalmak
Kapı çaldı. Dairenin kapısında zil değil, gelişigüzel asılmış çıngıraklar olduğundan, belli ki apartmanın dışında biri var. Kim olduğunu anlayabilmek için apartmana çıkıp üç kat aşağı seslenerek “Kim o?” falan demek lazım.
Otomatiğe bağlanmış gibi bu işlemi yaparken, evimin kapısı da kendi ritmindeki otomatik akışa uyarak arkamdan kapanıverdi.
Dışarı çıkılmaması gereken bir kıyafetle, parasız, cep telefonsuz, sigarasız bir şekilde kalakaldım.
Önce işin mantığını kavramaya çalıştım birkaç saniye içinde. Rüzgâr kapıyı arkamdan itivermiş olmalıydı. Bu yaz sıcağında ne rüzgârı?
Mantık yürütmeyi derhal bırakıp gerçekle yüzleşmeli. Sorunlara ah vah etmek yerine çözüm üretmeli. Yedek anahtar kimlerde var, onları çağırayım. Ama cep telefonum içerde. Konu komşudan yardım istemeli. Anneme bir telefon etsem yetişir hemen. Yedek anahtar işe yaramaz ki! Sahici anahtar evin kapısında takılı. Yine de denemeli. Olmazsa çilingir çağırılacak. Cüzdan da içerde. Annemin yedek anahtarı işe yaramazsa bile parası işe yarar. Kaç para isterler ki şimdi bu iş için? Hem çilingir nereden bulunacak?
Yedek anahtar geldi, ama işe yaramadı. Çilingir bulundu, kapı birkaç saniye içinde çıt diye açıldı. Tüm bunlar bir saat içinde oldu.
İnsanın düz aklı, karşıtları olmadan kavramları algılayamıyor gerçekten. Sıcağı kavramak için soğuğu bilmek lazım. Güzele güzel demek için çirkini örneklemeli. Gündüzün ne olduğunu biliyorum, zira geceyi de tanıyorum.
Ama birkaç santim enindeki, 2 küsur metre boyundaki bir tahta parçasının iç veya dış kısmında bulunuyor olmanın neleri farkettirebileceğini düşünmemiştim.
Alışageldiğimiz yaşam düzeninin kapı olarak nitelendirdiği tahta parçasının iç kısmında alışageldiğimiz düzeni sürdürürken o tahta parçasını hiç sorgulamıyorduk oysa. Dışında kalıverince hayata bakış nasıl da değişiveriyor…
Bana ait ne varsa içerde kaldı. Cep telefonumun çaldığını duyuyorum. Kedim de uyukluyordu. Şimdi merak edecek. Kediler merak etmez ki! Kapı açmayı da bilmez.
Kıyafetlerim, makyaj malzemelerim, içinde lazım olacak ve olmayacak herşeyi taşıdığım ağır çantam, kredi kartlarım, kimliklerim, kolonyalı mendillerim, bilgisayarım, mor yemek tabaklarım, en rahat koltuğum, kitaplarım, bakmaktan sıkılmadığım onlarca, yüzlerce minik obje, terliklerim…
Uçsuz ve bucaksız bir tek ben varım. Bir de bana ait olanlardan uzak kalmama sebep olan tahta parçası.
Oyunun dışında kalmak gibi bir şey. Kısa bir süre sonra oyuna tekrar dahil edileceğinizi bilmenin rahatlığıyla bu yeni durumun tadını çıkarmak ve onu anlayabilmek fırsatını kaçırmamalı.
Hiç oyunun, düzenin dışında kaldığınızı hissettiğiniz oldu mu? İçsel olarak belki. Kendi kurmuş olduğunuz oyunu ve o oyunu sahici sanmanıza neden olan oyuncaklarınızı bir düşünün. Ve onları zihninizde puf diye yok edin.
İşiniz, müdürlük makamınız, eş kimliğiniz, eviniz, evinizde ve işinizde size ait olduğunu varsaydığınız herşeyi bir anda yok edin. Bağımlılıklardan ve bağımlılıkları yaratan oyuncaklardan uzak kalınca geriye uçsuz bucaksız ya da güdük bir “siz” kalacak.
Ya da varsaymayı bırakıp bizzat küçük deneyimler de yaşamak olası. Hiç ayrılamam dediğiniz bir eşyanız var mı? Değerli bir tablo ya da yıllardır hiç ayrılmadığınız kahve fincanınız? Yok edin onu! Tanımadığınız birine hediye edin. Bu duyguyu tatmalısınız.
Düzenin dışında kaldığınız anda, sizi daha gerçek, daha yalın, daha özgür bir başka düzen içine alabilir.
İpet Altınay
|